Anasayfa / Tutsak Partızan / SAVUNMA ( 1 ) : Mücadele biçimleri, Siyaset ve Şiddet ilişkisi; Tarihte Zor‘un rolü ? “Terör” ve “Terör Örgütü” Kavramları Üzerine

SAVUNMA ( 1 ) : Mücadele biçimleri, Siyaset ve Şiddet ilişkisi; Tarihte Zor‘un rolü ? “Terör” ve “Terör Örgütü” Kavramları Üzerine

Emperyalist Alman devletinin başını çektiği uluslararası bir operasyon ile 15 Nisan 2015 tarihinde tutuklanan ve halen tutuklulukları devam eden 10 devrimci – komünist TKP/ML davası tutsakları adına Seyit Ali Uğur’un mahkemede yaptığı siyasi savunmasının bir bölümünü özetleyerek yayınlıyoruz.

Burjuvazinin mahkemelerinin sınıf mücadelesinin doğrudan bir alanı olduğu bilinciyle; siyasi savunma yapan Tutsaklar, haklı ve meşru bir davanın temsilcileri ve yürütücüleri olduklarını açıkça beyan etmektedirler. Yargılayan tutsak Partizanların savunmalarına ve kamuoyuna yönelik yaptıkları açıklamalarına gelecek sayılarımızda yer vermeye devam edilecektir.

( İşçi Köylü Kurtuluşu Yayın Kurulu )

 

SAVUNMA ( 1 ) :

Mücadele biçimleri, Siyaset ve Şiddet ilişkisi; Tarihte Zor‘un rolü ? “Terör” ve “Terör Örgütü” Kavramları Üzerine

15 Nisan 2015 tarihinde ben ve 9 yoldaşım „ bir terör örgütüne“ üye olmak suçlaması ile tutuklandık. Ne var ki; tutuklanmama ve içinde bulunduğum yargılama sürecine esası oluşturan terör suçlamasına karşı sessiz kalmamız söz konusu olamaz. Savcılığın “terör” ve “terörizm” suçlamasına yanıt vermek bizim açımızdan siyasal olduğu kadar aynı zaman da ahlaki bir sorumluluktur. Zira bizler komünist- devrimcileriz ve burada devrimci-komünistler, komünizm fikriyatı savcılık tarafından karalanmaya, gayri-meşru ilan edilmeye çalışılıyor.

İşçi sınıfının ve ezilen halkların demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin ”terörizm” suçlamasıyla, gayri-meşru, kirli ve insanlık karşıtı bir pozisyon olarak mahkum edilme çabası burjuvazinin eskiden beri başvurduğu klasik metotlardandır. Burjuvazinin bu saldırısı kendi sömürücü-insanlık dışı ve doğa karşıtı sınıfsal-ahlaki tutumunun bir sonucudur. Bu saldırıyla kuşkusuz ezilenlerin haklı ve meşru özgür- lük ve sosyalizm yürüyüşü hedeflemektedir. Bu haklı ve meşru mücadele kitlelerin bilincinde gayri-meşru, gayri-ahlaki bir süreç olarak mahkum edilerek, tersinden, burjuva sömürü ve talan düzenine kitlelerin bilincinde meşruiyet kazandırılmak istenmektedir. En nihayetinde sömürücü burjuva egemenliği kitlelerin bilincinde yeniden üretilip, onların “rızası” hedeflenmektedir.

Sahneye Alman egemenlerince faşist Türk Devleti’yle girdikleri kirli siyasal-ekonomik çıkar ilişkilerinin sonucu olarak “terörizm” suçlamasına politik bakımdan itiraz etmek, kuşkusuz ki dünya ölçeğinde devrim ve sosyalizm mücadelesinin gerek tarihsel, gerekse de aktüel olarak meşruluğunu tanımak ve savunmak demektir.

Bundan yaklaşık 160 yıl önce Marks’ın dediği gibi; toplumu komünistler olarak sınıflara bizler bölmediğimiz gibi sınıflar arasındaki mücadeleyi formüle eden “sınıflar mücadelesi” teorisi de biz komünistlere ait değildir. Marksist-Leninistler olarak bizler yalnızca nesnel olan bu mücadelenin kaçınılmaz ve zorunlu olarak ezilenlerin ve işçi sınıfının iktidarına götüreceğini söylüyoruz. Tarihin diyalektik gelişimi, kendisi de bir sınıf egemenliği olan burjuvazinin değişik biçim- lerdeki rejimlerinin proletaryanın ve bağdaşığı ezi- len sınıfların mücadelesiyle yıkılarak, ezilenlerin sınıf iktidarlarının ve sosyalizmin gerçekleşeceğini ortaya koymaktadır. Tarihsel gelişimin sayesinde gerçekleşen sınıf mücadelesine öncülük eden de- vrimci-komünist özneler olarak Komünist Partiler kuşkusuz ki önemli-vazgeçilmez bir siyasal rol üstlenirler.

Engels’in deyimiyle; “zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına” yani komünist topluma geçişle, hedeflenen bu mutlak “özgürlükler dünyasında” komünist partiler tüm sınıflarla beraber kendi öz varlıklarını da tasfiye etmeyi hedefleyen “tarihsel” devrimci ve politik araçlardır.

Yargılamaya konu olan siyasal karakterine girme- den önce içinde bulunduğumuz bu yargılama sürecinin nasıl ve hangi ihtiyacın bir ürünü olarak ortaya çıktığına dair bazı noktalar üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum.

Gerek tutuklama fezlekesinde, gerekse de Federal Mecliste Die Linke Milletvekili ve arkadaşlarının soru önergesine verilen Hükümet Temsilcisinin uzun yanıtında da görüldüğü üzere; karşı yürütülen ve biz sosyalistlerin yargılandığımız dava tamamen Federal Hükümetin Adalet Bakanlığı’nın ısmarlama ve isteği doğrultusunda açılmış bulunuyor. Yine soru önerge- sine hükümetçe verilen yanıttan açıkça anlaşılıyor ki, dava kesinlikle ne Almanya ne de EU’da gerçekleştirilen şiddet eylemlerinden vs. değil, tama- men faşist Türk Hükümeti’nin Alman Hükümeti’yle kurmuş olduğu siyasal-diplomatik ilişkilerinin – kirli ilişkilerinin- bir ürünü ve sonucu. Dolayısıyla, şu tespiti yapmak anlamlı olacaktır.

Bu dava iki bakımdan da siyasi bir davadır.

Hem devrimci-komünistlerin siyasal kimliğine “terörizm suçlaması” ile yapılan siyasal saldırı ve “aşağılama” çabası bakımından, hem de Alman Hukukunun siyasallaştırılması bakımından; Federal Alman Hükümeti’nin Türk partnerleriyle sürdürdüğü siyasal kirli ilişkilerin, Alman Hukuku üzerinden meşrulaştırılması-hukukileştirilmesi çabası bakımından tamamıyla siyasal bir davayla yüz yüze bulunmaktayız.

Kuşkusuz ki, devrimci-komünistler politik devrimci meşruiyetini Alman tekellerinin temsilcisi ve sözcüsü olan Federal Alman Hükümeti’nden, onun Adalet Bakanlığı’ndan ve Bakanlığın talimatıyla bu davayı açarak suçlamalarda bulunan Savcılıktan almıyor. Ne Türk, ne de Alman burjuvazisinin siyasal saldırı ve karalama çabaları Komünistlerin sahip olduğu Türkiye’nin emekçilerinin ve uluslar arası devrimci güçlerin desteği, güveni ve kazandığı saygınlığı eksiltmeyecektir.

“Terör” ve “Terör Örgütü” Kavramları Üzerine:

“Terör” kavramı insanlığın tarihine belki de belirgin ve ilk defa Büyük Fransız Burjuva Devrimi’yle (1789) geçmiş oldu. Jakobenlerin önderliğindeki Devrim’de ayrıcalıklarını yitiren eski Aristokrat sınıfların direncini kesin olarak bastırarak Devrimin kazanımlarını korumayı ve sağlamlaştırmayı hedefleyen acımasız bir şiddet ve Aristokrasiye yönelen dizginsiz bir baskı siyasetini ifade ediyordu. Bu siyasetin uygulayıcısı olan Jakobenlerin bizzati kendisi de sonradan bu şiddet dalgasının ve yarattıkları şiddet kültürünün siyasal kurbanları olmaktan kurtulamamışlardır.

1840’lardan itibaren Avrupa çapında gelişen işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadeleleri, ayaklanmaları başta olmak üzere 1871 Paris Komünü, burjuvazi tarafından acımasızca kanla bastırılırken, muzaffer olan burjuvazi, “terörle”, “isyancılarla” mücadele argümanını ve düzenin hüküm sürmesine dair söylemini sıklıkla kullanmıştır. Lyon’da, Paris’te burjuvazinin inzibatlarınca vahşice katledilen işçilerin ve komünistlerin cesetlerin dolduruyordu caddeleri. Sa- dece 75 gün süren Paris Komünü’nün barikatlarında ve burjuvazinin zaferinden sonra giyotinlerde 30 bin işçi barbarca öldürüldü. Proletaryanın cesetleri üzerinden “müjde”yi veren General, “Paris’te düzen hü- küm sürüyor” sözüyle tarihe geçmişti.

“Terör” ve “Terörle Mücadele” kavramları sonradan Avrupa, Amerika ve Uzak Doğu’da emperyalist- kapitalist burjuvazinin ve yerli faşist işbirlikçi dik- tatörlük rejimlerin dehşetine kapıldıkları “komünizm hayaletinin” ve bu hayali canavara karşı mücadele- lerin simgesi haline geliyordu. Dünya ölçeğinde işçi sınıfının ve ezilen halkların ……. ……. Ve sosyalizm mücadeleleri burjuvazi tarafından vahşice kanla ezilirken hapishaneler, dar ağaçları, sokak infazları, kitlesel kıyımlar, işkenceler ve ellerinde sa- dece sadık bir hizmetçi görevi yapan “hukuk” bütünlüklü ve tam uyum halinde sermayenin egemenliği için çalışıyordu. Amerika’da işçi sınıfının örgütlenme özgürlüğü ve halkları için gösteri yapan anarşist işçi önderleri, 8 saatlik iş günü için gösteri yapan ve sadece “Ekmek ve Gül İstiyoruz” sloganıyla Amerikan kapitalizmini protesto eden tekstil işçisi kadınlar, Çarlık despotizmine karşı amansız bir demokratikleştirme mücadelesine girişen nihilist- anarşistler veya 2.Enternasyonal’in çağrısıyla sosyalizm bayrağını yükselten Alman Sosyal Demokratlar (Komünistler)… Ya katledildiler, idam edildiler, ya işkenceler ve izolasyon-baskı koşullarında zindanlara tıkıldılar, ya da sürgün seçeneğine zorlandılar.

Sonrasında da bu tarihsel-siyasal realite esasında hiç değişmeden sürdü. … burjuva egemenliğine karşı işçi sınıfının sosyalizm bayrağıyla yada sömürgeciliğe karşı ezilen halkların bağımsızlığı ve özgürlüğü şiarıyla mücadele yürüten bütün muhalif devrimci-demokratik güç ve dinamikler, faşist re- jimlerin hakimiyetine karşı savaşan bütün anti-faşist devrimciler acımasız saldırılara, katliam ve terörüne maruz bırakıldılar. Tarihte bu türden saldırganlık ör- neklerini sayısızca bulmak mümkündür. Roza Lük- semburg ve K.Liebneckt yoldaşların Spartaküs de- vrimini kanla bastıran Alman burjuvazisi tarafından yargısız infaz edilerek kanallara atılan cesetleri, bur- juvazinin sınıf iktidarını kaybetmemek uğruna nasıl canavarlaşıp-ahlaksızlaşabildiğini, burjuva-demokratik normlar ve hukuk denilen kavramların nasıl da yeri geldiğinde iğrenç bir demogojik malzemeye dönüştüğünün resmini çizmiştir tarihe.

 

1925’de birkaç ay içinde yüz binlerce komünist ve devrimci işçinin yok edildiği, Çin’deki Guamintang vahşeti, Nazi terör rejimi altında işlenen insanlık tarihinin en korkunç cinayetleri, Endenozya’da demokratik başkan Sukarno’ya karşı Amerikan destekli darbe sonucu takip eden 3 yıl içinde 2 milyonu aşkın komünist ve işçinin öldürülmesi, işkenceden geçiri- len milyonlar ve kurulan faşist rejimin terörü altında milyonların çoğu emperyalist firmalar için köle olarak çalıştırılmaları. Sömürgeci Fransa ve Belçika’nın Cezayir, Kongo başta olmak üzere Kuzey Afrika ve Afrika’nın bütünündeki katliamları daha çok ABD-CIA operasyonlarıyla Amerika Kıtası’nda gerçekleştirirken askeri-faşist darbelerle gerçekleşen terör ve kıyım rejimleri, Arjantin, Şili Darbele- ri, katliamlar, cinayetler ve insanlığa karşı işlenen suçlar…. Emperyalist-kapitalist haydutluk sistemi- nin, onun liderliğini yapan belli başlı suç cihazlarının ve işbirlikçi faşist diktatörlük güçlerinin dünya halklarına karşı suçlarını sıralamak kuşkusuz ki onlarca sayfayı dolduracaktır. Tarihsel ve herkesçe bilinen bir gerçek olduğundan çok da gerekli değil aslında.

 

Yukarıda sıraladığımız bazı örnekler bize bir gerçekliğin resmini veriyor: Emperyalist-kapitalist dünyanın efendileri, faşist ve sömürgeci güçler,

özgürlüğünü talep eden, faşizme ve diktatörlük re- jimlerine karşı demokrasi ve devrim mücadelesi yürüten, kapitalist burjuva egemenliğine karşı sos- yalizm bayrağıyla siyasal iktidar mücadelesi yürü- ten güçlere karşı, ulusal bağımsızlığa karşı ayağa kalkan mazlum halklara ve uluslara karşı daima

şiddeti, bastırma ve boyun eğdirmeyi hedefleyen politikalar yürütmüşlerdir. Bu “şiddeti” içeren politikaları pratikleştirirken egemen güç olmanın, devleti dolayısıyla ordu-polis-bürokrasi ve diğer baskı aygıtlarına (mahkemeler ve hukuk vb.) sahip olmanın getirdiği avantaj ve güçle sağladıkları söz- de “meşruiyet” egemenlerin olabildiğince acımasız davranmasına zemin oluşturmuştur. Toplumsal-siya- sal iktidar mücadelelerinin doğası ve iktidar olup onu koruyup sürdürmenin tarihsel yasaları ne yazık ki, böylesi bir katılığı ve acımasızlığı içeriyor. Tarihin gelişen seyrini belirleyen şey; sözünü ettiğimiz bu acımasız siyasal-sosyal çatışma ve mücadelelerden başka bir süreç olmadı hiçbir zaman.

“Terör ve Terörle Mücadele” kavramları tam da işte tarihin bu kaçınılmaz gerçek yüzünde tanımlanıp- kavranabilecek olgudur. Zira sosyal egemenliği elle- rinde bulunduran egemen sınıflar; tam da “egemen” olmanın yarattığı “meşruiyet” ve “yasallık” düzle- minden, kendilerine karşı gelişen her muhalefeti, itiraz ve direnişi, yürütülen mücadeleleri tam da bu kavramlarla “terörizm, isyancılık, düzen bozucu- luk” olarak şeytanlaştırıp, gayri meşru ilan etmeye, lanetlemeye çalışmışlardır. Verili egemenlik siste- mini hedefleyen muhalif politik güç ve dinamikler ise bu karanlık- gayri meşru tablonun şeytanları ve “düşman” olarak damgalamış ve onları hedefleyen egemenlerin dizginsiz şiddet ve terörü “meşruiyet” zırhına bürünmüştür.

Egemenlerin kullandığı ve toplumsal-siyasal mücadelelerde ihtiyaç duyarak daima üzerinde durdukları, bir bakıma kendi egemenliklerinin ideolojik meşrulaştırılmasına hizmet eden bu kavramlar üzerinde durmakta fayda var.

Sözgelimi; tarihte Roma istilasına karşı “barbarların saldırıları” olarak geçen German halkların direnişi ve savaşları söz konusudur. Roma’nın köleci-ilhakçı saldırganlığı karşısında savaşan-direnen halklar mı barbarlığı ve ilkelliği temsil ediyor. Tarihsel ömrünün sınırlarındaki zalim-köleci Roma’nın yıkılmasına ön ayak olan German halklarının tarihsel-siyasal karakteri kuşkusuz ki, tarihin ilerlemesine, köleci rejimle- rin tasfiyesine yol açan ilerleme, bir direnişçilik çizgi- si olarak tanımlanmak durumundadır. Bu halklar her ne kadar egemen-köleci görüş açısından barbarlığı, acımasızlığı ve ilkelliği temsil etse de insanlık tarihinin demokratik ilerici birikimi açısından bambaşka bir tanımlamayı hak ediyorlar.

Başka bir örnek; Amerika Kıtası’nın yerli halklarını bir ellerinde tüfek, diğerinde kutsal kitapla boyun eğmeye zorlayan, savaşçı-teknik üstünlükleri- yle yerli halkların kimi istatistiklere göre 80%’ni soykırımdan geçirerek hakimiyet kuran sömürgeci beyazlar mı, yoksa bu soykırıma ilkel silahlarıyla direnmeye çalışan mazlum kıta halkları mı, özgürlük, medeniyet ve evrensel insanlık değerlerini temsil ediyor.

Zalim kim, suçlu kim, terörist kim?

Fransız Monarşisine ve Aristokrasinin adaletsizlik- zulüm rejimine karşı aç ve donsuzların ayaklanarak zulmün simgesi Bastil Zindanı’nı basarak Cumhuri- yeti ilan etmesi , verili-yasal rejimi al aşağı etmesi, bol giyotinli kanlı tablosuna rağmen tarih ve insanlık değerleri bakımından nasıl değerlendirilmeli? Ken- dilerini açlığa ve hiçliğe mahkum eden 14.Lui’nin Monarşist diktatörlüğünü şiddetli bir ayaklanmayla yerle bir eden Fransız halkı mı, ayrıcalıklı yaşamlarını kilise desteğiyle ve terörle sürdürmeye çalışan asalak aristokrasi mi, hakim olan, demokratik ve ilerici olanı temsil ediyor tarihte?

Tam bir halklar hapishanesi olan feodal-militarist Rus Çarlığı’nı devirerek iktidar olan Rus proletaryası ve mujiklerinin 1917 Devrimi hangi görüş açısından değerlendirilmeli. İşçi ve emekçilere karşı siyasal baskı ve terörün, Sibirya sürgünlerinin popnom ve soykırımların, başka halkları köleleştirmenin iktidarı olan Çarlık Rusyası’nın şiddetli bir ayaklanmay- la tasfiye edilerek ezilenlerin iktidarının kurulması sürecinde hangi taraf geriyi, eskiyeni, çürüyeni temsil ediyordu ve insanlığın tarihsel ilerlemesini- gelişmesini kimler üstlenmişti.

Devam edelim; Japon işgaline ve egemen işbirlikçi Çin burjuvazisine karşı gelişen ve başarıya ulaşan

Çin Halk Devrimi’ni, Batista diktatörlüğüne karşı silahlı bir direnişle zafer kazanan Küba Halkının Devrimini, ilkin Fransız sonra ABD emperyalizmine karşı zafer kazanarak Birleşik Demokratik Vietnam’ı kazanan Vietnam Halkı Kurtuluş Mücadelesi, Saroza faşizmini yenerek iktidara gelen Nikaragua Devrimi, Nazi rejimini yenilgiye uğratarak başarıya ulaşan Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan Devrimleri.. Tüm bu mücadeleler hangi bakış açısıyla değerlendirilmeli. Yaşanan tüm bu tarihsel süreçlerde emperyalist egemenliğe ve faşist rejimlere karşı halkların özgürlük, bağımsızlık ve sosyalizm talep- leriyle yürüttüğü mücadeleler söz konusudur. Hepsinde işçi sınıfının ve ezilenlerin eşitlik, özgürlük ve sosyalizm bayrağı altında yürüttüğü çetin savaşımlar verilmiştir. İşçilerin, köylülerin, basit ve sıradan insanların yani ezilen kitlelerin egemenlere karşı mücadelesi,zaferi ve kendilerini iktidarı ele geçiren sınıflar olarak örgütlemeleri olgusu, tüm bu çalkantılı sosyal-siyasal süreçlerin özünü oluşturmaktadır.

Konumuz ve tartıştığımız esas mesele bakımından belki çok daha önemlisi; tüm bu mücadele ve devrimlerde şiddet söz konusudur. Ezen ve egemen olan güçlere karşı ezilenlerin, işçi sınıfı ve yoksul halkların karşı şiddeti. Bu mücadele ve direnişler boyunca,   tüm tarihsel   kesitlerde,   ezilenlerin özgürlük, demokrasi ve sosyalizm hedefleriyle gelişen hareketleri iktidarı ve egemenliği elde tutan güç ve sınıflar tarafından “terörizm, düzen dışılık, yasa dışılık” olarak tanımlanıp, gayri meşru ilan edilmişlerdir.

Tarihte kavramlar ve kullanıla gelen terminoloji dai- ma ideolojik-politik muhtevaya sahip olagelmiştir. Sınıflara bölünmüş ve farklı çıkarlara sahip “insanlık atlası” açısından “özgürlük, adalet, eşitlik çoğunlukla farklı sınıflar açısından farklı anlamları ifade etti.

Burjuvazi bunlardan kendi sınıfsal-siyasal egemenliğinin devamlılığını, bütünlüklü olarak kapitalist gelişiminin sürdürülebilirliğinin ekonomik politik yanlarını tüm topluma hakim kılmayı anlar- ken, işçi sınıfı ve ezilenler sömürünün tasfiyesini, halkların tam hak eşitliği temelinde demokratik- sosyalist adaletli bir sistemin inşasını kendilerini egemen sınıf olarak örgütleyip azınlık gayri meşru burjuva iktidarının tasfiyesi anlamını yüklemektedir bu kavramlara. Aynı şekilde “devlet ve iktidar” kavramları da böyledir. Burjuvazi açısından bunlar, sınıf egemenliğinin “şiddet ve zor”u bir egemenlik görevi olarak, kendi tekelinde “yasal ve meşru” gördüğü hakkın hiçbir meşruiyeti söz konusu olamaz. Boyun eğilmesi, biat edilmesi gereken meşru organ ve araçlar değil, iktidar ve egemen sınıfın devleti mücadele edilmesi, aşılması ve tasfiye edilmesi gereken sömürücü-zorba egemenliğin simgeleri ve yansımasıdır.

 

Kuşkusuz ki, mücadelenin hangi biçimlere bürüneceği, hangi aşamalardan ve süreçlerden geçeceği vs. her verili sosyal-tarihsel, siyasal durumda özel olarak tanımlanmak durumundadır. Her siyasal, sosyal yada iktisadi sürecin kendine özgün yanları bulunur ve bu eksende gelişen mücadeleler daima farklılıklar göstermiştir. Toplumsal, siyasal, ekonomik çelişkilerin derinliğinden tarihsel boy- utuna kadar, bu mücadelelerde aktör rolü oynayan öznelerin niteliğinden sahip oldukları güç ve somut pozisyona kadar pek çok farklı etken, çatışmanın- mücadelenin hangi boyutta ve seyirde gelişeceği ….. rol oynayabilir.

 

Toplumsal mücadelenin siyasal-diplomatik ve barışçıl yöntem ve araçlarla yürütülmesi ne kadar mümkünse bu türden toplumsal mücadelenin daha şiddetli, çatışmalı, hatta ciddi anlamda bir iç savaşı veya uluslar arası boyuta da ulaşan çatışmalı bir süreci tanımlayabilecek bir formda gelişmesi olasılık dahilindedir. Sözgelimi; ABD iç birliğini, köleci Güneye karşı demokratik-özgürlükçü Kuzey- in karşı karşıya geldiği kanlı bir iç savaş sonucun- da ulaşabilmiştir. Bu ulusal birlik sorununun çözü- mü Almanya için tamamen bir barışçıl anlaşma ve uzlaşmanın sonucu gerçekleşir. Alman burjuvazisi ve aristokrasisi, proletaryanın ve yoksul yığınların tehdit edici gölgesini görerek, sorunu barışçıl bir uzlaşmayla halletme yoluna girmişlerdir. Yine 1990 birleşmeci, barışçıl-diplomatik bir siyasetin sonu- cudur. Almanya’da demokrasi bir devrim yoluyla, Fransız örneğindeki gibi tasfiye olmamış, tersine iç başkalaşım yoluyla kendi burjuvazisinin yolunu ve siyasetini benimseyerek tarihe ve tarihsel gelişime uyum göstermiştir.

 

1871 Paris Komünü’nün kanla boğulmasına ka- dar Avrupa   proletaryasının   mücadelesine   ha- kim olan tarz, sokak direnişleri, barikat savaşları ve ayaklanmalar olmuştur. Avrupa proletaryası

2.Enternasyonal’in önderliğinde Komün yenilgisi ardından, sendikalarını ve sosyal-demokrat (komü- nist) partilerini örgütler. Kapitalizme karşı verilen sınıf mücadelesinin başlıca biçimleri artık barışçıl grev ve gösterileri yanında Sosyal-Demokrat partile- rin parlamento fraksiyonlarıyla yürütülen yoğun si- yasal mücadelelerdir. Parlamenter mücadele yeni bir yol olarak yerini almıştır İşçi sınıfının mücadele tari- hinde. 1905 Rus Demokratik Devrimini barikatlarda yürütülen mücadeleyi ve ayaklanmayı yeniden gündemleştirir. Petesburg’da tam örgütlü ve hazır olmadığı bir zamanda barikatlara geçerek ayaklanan Rus proletaryası, barikatların yanında küçük poli- tik grupları da oluşturmuştur. Bu yeni biçimde, işçi sınıfının mücadele biçim ve deneyimleri birikimi açısından oldukça dikkat çekicidir. Modern tarihte ilk kez Fransız (Napolyon) işgaline karşı İspanyol halkının yıldırıcı- yıpratıcı saldırıları olarak geçen ve sonuçta   Fransız O r d u s u ’ n u n İs panya’dan atılmasına   yol açan  gerilla  mücadelesi 1905 Petesburg ayaklanmasında p r o l e t a r y a n ın Çarlığa karşı direnme biçimlerinden biri olarak yer yer kullanılmıştır.

 

1917 Ekim’inde iktidara gelen Rus proletaryası ve ezilen halklar bir yandan Çarlık artığı beyaz orduların saldırıları, diğer taraftan …. –kapitalist gericiliğin finansal-teknik desteğiyle kaybettiği ik- tidara yeniden ulaşmak isteyen Rus burjuvazisinin direnişiyle uzun sürecek (yaklaşık 5 yıl) bir iç savaşa zorlanır. Bu iç savaşı kazanan ezilen sınıflar müca- dele deneyimlerine “Partizan Savaşı” olarak geçen kavramı kazandırmışlardır. İç savaş bir yandan Kızıl Ordu’nun düzenli savaşıyla, diğer yandan ise ce- phe gerisi hatlarda uygulanan “Partizan Savaşıyla” kazanılmıştır. Tam iç savaşın başlangıcı dönemin- de Brest-Litwosk anlaşması imzalanan Almanya ile yürütülen “diplomatik mücadele”yi de kaydetmek gerekir. İç savaşın kazanılmasında Almanya’ya karşı gösterilen diplomatik esnekliğin ve verilen “taviz”in rolünü Lenin oldukça önemser. Hatta bu meselede Troçki’nin “sol” uzlaşmaz yaklaşımlarıyla süreci sabote etme çabası Lenin tarafından “provokasyon” olarak mahkum edilmiştir. İç savaşta ortaya çıkan Partizan Savaşı deneyiminin Nazi çetelerinin Rusya bozgununda da oldukça etkili ve sonuç alıcı biçimde kullanıldığını hatırlamak gerekir.

 

Çin devrimci süreci dahi farklı gelişmiştir. Çin yarı- feodal, yarı-sömürge bir ülke konumundadır. Kapita- lizm yalnızca ülkenin bazı büyük liman şehirlerinde gelişme göstermiş, ülkenin 90% geniş köylük-kırlık alanlarda, feodal güçlerin boyunduruğu altında yaşamakta olan köylülerden oluşmaktadır.

Rus Devrimi’ne öykünerek başlangıçta yalnızca şehirlerde işçi sınıfını örgütleyen ÇKP, Çan Kayşek’in Guamintang içindeki darbesi ve komünistlere karşı saldırısıyla kısa sürede yok olmakla karşı karşıya kalır. Kısa sürede yüz binlerce komünist ve işçi kat- ledilir ve Parti imhasıyla yüz yüze bulunmaktadır. Siyasal-stratejik bir tercih nedeniyle değil, tamamen     imha    edilmeye az sayıdaki gücüyle “yaşamak güdüsüyle” kırlık-köylük     alanlara çekilmek zorunda kalınır. ÇKP bu alanlarda kendisini yoksul Çin köylüsünün feodal zalimlere karşı yürüttüğü toprak ve özgürleşme mücadelesinin yakıcı devrimci atmosferi için- de bulmuştur.Toprak talepli ve demokratik özgürlükler ve sosyalizm ideallerini devrimci köylülüğün mücadelesi içinde yeniden üretme ve somutlama imkanı yakalamıştır.

İlkin feodal zorba ve savaş ağalarına giderek, Japon işgalcilerine ve ulusal demokratik cephe kurmak, Japonların yenilgisinden sonra ise ÇKP’nin barışçıl çözüm siyasetine kaydıran, Çin egemenle- rine karşı yürütülen mücadele zafere ulaştırılır. Çin devrimci süreci uluslar arası proletaryanın devrim ve sosyalizm mücadele deneyimleri bakımından yapısal olgular içermektedir. Siyasal taktik ve örgütlenme biçimindeki Ulusal Birleşik Cephe, Halkın Birleşik Devrimci Cephesi gibi kurumlaşmalar ve ittifak arayışları gibi askeri alanda “Halk Ordusu, Gerilla Ordusu, Kızıl Üs alanları” gibi özetlenebilecek kav- ramlar ve biçimler, belki en önemlisi de “Devrim- ci Halk Savaşı” olarak formüle edilen bir devrimci savaş teorisi ortaya çıkmıştır.

Çin Devrimi’nin ortaya çıkardığı birikim ve deneyimleri sonraları, Vietnam, Küba, Nikaragua gibi sosyal kurtuluş mücadelelerinde kullanıldığı gibi, ulusal özgürlüğü için sömürgeciliğe başkaldıran Asya’nın ve Afrika’nın mazlum halkları benzer mücadele strateji ve taktiklerini kullanmışlardır.

Sosyal ve siyasal özgürlükler için verilen mücadelelerin her ülkenin somut koşullarıyla ilgili olduğunu, her ülkenin kendi yolundan ve kendi özgün biçim- leriyle yürüyeceğini söylemiştik. Bu durumu Mao Zedung şöyle ifade etmiştir:

“Biz Guamintang’ın devrimi kanla bastırmasından itibaren bambaşka bir yoldan yürüdük.

Bizim devrimimiz bu andan itibaren, daha baştan silahlı bir mücadeleve örgütlenmemiz buna uygun askeri-ordu örgütlenmesi olarak gelişmiştir. Barışçıl biçimde gelişmesinin koşulları bizde bulunmuyordu ve bizim Çin’de kullanacağımız bir parlamentomuz da yoktu. Bu durum yalnızca bizde ve şartları bizimkine benzeyen ülkeler için geçerli olabilecek bir yoldur. Avrupa’nın bugün demokratik ülkelerinde kuşkusuz başkadır. Orada Proletarya uzun barışçıl mücadeleler ve örgütlenmeler yoluyla, aynı zamanda parlamenter biçimler kullanarak, yalnızca böylesi uzun süreli bir hazırlık yoluyla devrimci gelişimi yürütebilir.”

 

Yoldaş Mao’nun yaklaşımı aslında bir çok tartışmaya ışık tutuyor. En başta komünistlerin, tarihin devrimci özneleri olarak şiddet meselesi fetiştirmediklerini, tersine siyasal ideallerinin ve devrimci stratejinin bir ürünü olarak, yalnızca somut şartlar bağlamında yaklaşıldığını görürüz. Koşulların, nesnel durumun gerektirdiği durumlarda kullanılması kaçınılmaz ve geçerli olan siyasal bir yöntem sorunu olarak ele alınır savaş ve şiddet sorunsalı. Savaş biliminin tanısı olarak bilinen ünlü Prusyalı General Clauswitz’in savaş ve şiddet meselesindeki ünlü formülasyonu da meselenin bilimsel konuluşunda daima referans oluşturmuştur: Savaş, siyasetin şiddet araçlarıyla yürütülmesinden başka bir şey değildir ve siyaset, şiddet araçları olmadan yürütülen savaş demektir.”

 

Şiddet, savaş, silahlı mücadele koşulları üzerinde uzun uzadıya durmaktaki amacım açık ki; meselenin subjektif-spekülatif ideolojik tanımlamalardan arındırılarak akademik-bilimsel boyutunu ortaya koyma çabasıdır. Bu meselenin ele alınışında bilimsel-akademik ölçülerin kaybedildiği her an, meselenin kaba spekülasyonlara ve burjuva ideolojik çarpıtma ve saldırıların tuzağına düşmesine, konu ve gündemimiz bakımından ise basitçe “terörizm” karalamasına ve benzeri saldırılara zemin yaratacaktır.

 

Meselenin başka bir boyut üzerinden, tersinden sorgulanması anlamlı olur. Sözgelimi, siyasal mücadelede şiddet araçlarını ve yöntemini esas almayan faşist-neo nazi örgüt ve partilerin, Almanya’daki NPD, Fransa’daki Ulusal Parti veya Hollanda, Avusturya’daki benzer partilerin demokratik evrensel insanlık değerleri bakımından meşru görülmesi müm- kün müdür? Genel demokratik insanlık değerlerine, demokratik hak ve özgürlükler sistematiğine ve başka halk ve kültürlere nefret-düşmanlık dolu siyasal bir oluşumun şiddeti (şimdilik) kullanmayışı, onun siyasal-tarihsel meşruiyetinin ve yasallığının gerekçesi olarak sunulabilir mi?

 

Özetleyelim: Tarihin ve sosyal gelişimin motoru daima toplumsal-siyasal mücadeleler olmuştur. Siyasal parti ve oluşumlar temsilini üstlendikleri sınıflar adına bu mücadele süreçlerinde yer alarak, kitlelerle birlikte bu çatışmalı süreçlerde özne rolü üstlenirler. Bu süreç bazen bir ülke içindeki sınıflar arası mücadele olabildiği gibi, bazen da bir ulusun- halkın özgürlüğünü gaspından bir saldırgana yönelen ulusal özgürlük mücadelesi, bir işgale karşı gelişen bağımsızlık mücadelesi olabilir. Yani sosyalist toplumu hedefleyen devrimci-sosyalist bir mücadele.

 

Bütün bu mücadelelerin yöntem, biçim, yol ve taktikleri değişkenlik gösterebilir. En barışçıl, yasal demokratik-ekonomik biçimde gelişebildiği gibi, çok daha radikal; şiddeti-yasa dışılığı, hatta gerçek anlamda bir iç savaşı veya şiddeti bir direniş savaşını gündeme getiren biçimlerde gelişmesi olasılık dahilindedir. Mücadelenin değişik formasyonlarda gelişmesi olasılıkları tamamen çatışma konusunun durumuyla, çatışan güç ve öznelerin pozisyonuyla, verili tarihsel-siyasal-kültürel özellikler tarafından belirlenir. Mesele sömürgeciliğe karşı bir bağımsızlık mücadelesi veya bir sınıf iktidarının el değiştirmesi gibi köklü antagonizma içeren siyasal bir çatışmaya dayanıyorsa, çözümü için şiddet çoğunlukla kaçınılmaz almaktadır. Gandi’nin pasifist sivil itaatsizliği gibi nispeten barışçıl –şiddeti dışlayan- biçimler tarihin istisnai özel durumlarıdır. Esası dünyanın paylaşımı veya yeniden paylaşımı siyasetinden kaynaklanan emperyalist paylaşım savaşları veya bölgesel hegomanya dalaşı eksenin- de gelişen lokal çatışmalarda siyasetin silahlarla-güç yoluyla yürütüldüğü örneklerini oluşturmaktadır.

Burada çatışmanın hangi biçimlerle; diplomatik- barışçıl veya şiddet araçlarıyla yürütüldüğünden daha belirleyici olan çatışmanın tarafı olan güçlerin siyasal hedef ve amaçlarıdır. Demokratik evrensel insanlık değerlerinin ve tarihin aydınlık manası karşısında nerede durulduğu tamamen sözü edilen siyasetle ilgilidir kuşkusuz. Bir mücadelenin tarihsel-siyasal meşruiyeti ve insanın doğasına uyumu tamamen buradan, ortaya konulan siyasetin niteliğinden gelir. İşgale uğrayan, özgürlüğü yok edilmiş halkların, kendi ulusal kaderlerini tayin etmek isteyen mazlum ulusların, diktatörlük rejimleri altında boyun eğdirilen, sömürülen ezilen halkların, işgale baskı ve sömürüye, faşist diktatörlük rejimlerine karşı yürüttükleri mücadeleler siyasal bakımdan olduğu kadar tarihsel açıdan da haklı ve meşrudur. Yürütülen mücadelenin tarzı, zaman zaman şiddete başvurulması- zorunda kalınılması bu gerçeği değiştirmeyecektir.

“Zulmün ve zorbalığın olduğu yerde isyan etmek meşrudur.”diyen Mao Zedung kadar, “O zaman halka ayaklanmasını söylemeyen alçaktır.” di- yen Roberspiyer’de insanlığın davası olan özgürlük felsefesine vurgu yapmışlardır. Dünyanın sayılı burjuva-demokratik Anayasalarından olan Alman Anayasası’nda olduğu gibi bütün insanlığın tarihsel hafızasını     temsil eden bütün temel belgeler –İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Manga Carta, Amerikan Yurttaş Sözleşmesi vs- zulme ve diktatörlüklere karşı başkaldırı hakkını hakların meşru hakkı olarak tanımaktadırlar.

Siviller, savaşa ve çatışmalara doğrudan taraf olmayan kesimleri, çocuk, yaşlı ve kadınları bunun yanında doğayı hedefleyen; çatışmalarda kirli yön- tem ve araçlar kullanılan bütün savaşlar, bütün eylemler kuşku yok ki, insanlık dışıdır, insanlığa yönelen cürümlerdir. Aynı şekilde işkencenin bir mücadele yöntemi olarak uygulanması, tutsaklara yönelen gayri insani tutumlar, çatışmalarda kimyasal-biyolojik silahların ve kitle imha araçlarının kullanılması, insanlığın ortak mirası olan tarihi dokuların-müzelerin vb. tahrip edilip yağmalanması, halkların topraklarından sürgün edilmesi…

Savaş ve çatışmalarda sıraladığımız bu yöntem ve araçların kullanılması insanlık dışı, ahlak dışı ve suçtur. Hiçbir siyasal gerekçe, sözde hiçbir “yüksek” ideal ve amaç bu gerçeği değiştirmemelidir. Hangi bayrağın; hangi siyasetin altında yapılsa da, bunların tarihe ve insanlığa karşı işlenen suçlar olduğu gerçeğini karartamaz.

 

Halkların sömürge ve zulme, diktatörlüklere ve em- peryalizme yönelen direnişlerini, -bu direnişler kimi durumlarda silahlı direniş biçimlerinde gelişse de, özgürlüğü, demokrasi ve sosyalizme temsil eden bu direnişleri “terörizm” kavramıyla aşağılayıp meşruiyetini yok etmeye çalışmanın yerine, yukarıda ortaya koyduğumuz çerçeve içindeki insanlık dışı tarza söz konusu “terörizm” kavramının kullanılması hem daha hakkaniyetli hem de daha nesnel-bilimsel bir tanımlama olacaktır. Zira burada kullanılacak “terörizm” kavramı gerçek anlamda kitlelere dehşet saçmayı, onları acımasız bir barbarlıkla boyun eğmeye zorlamayı ve imhayı, doğanın-tarihsel mirasın yok edilmesini, köylerin-kent ve kasabaların tahrip edilip    yakılıp-yıkılmasını       içermektedir. Halkların köleleşmesini; özgürleşmek isteyen kitlele- rin iradesinin şiddet yoluyla kırılmasını, soykırımları, bütün maddi ve manevi insanlık değerlerinin yağmalanmasını,sömürünün ve gerici hegomanyanın sür git devamını ifade etmektedir.

Ve bunu insanlık, tarihi boyunca, sö- mürücü egemenlerin   sınıfsal-siyasal özelliklerine içkin bir yansıması ola- rak yaşadı, yaşıyor. Köleci, feodal- sömürgeci ve emperya l i st -kapi t alist   saldırganlığın yaşattığı zulüm ve barbarlık altında sonsuz acılar çekti insanlık, çekmeye devam ediyor.

Bunun için tarihin derinliklerine dalmak bile gerekmiyor. Son yüzyılda yaşananlar bile sadece burjuvazinin siyasal egemenlik ve dünya hegomanyası uğruna, kör hırsı için insanlığa hangi çılgınca felaket ve yıkımları yaşattığına ayna tutmaktadır. Ermeni Soykırımı, Ya- hudi Soykırımı, Aborjin Soykırımı ve henüz yakın zamanda vuku bulan Tamil Soykırımları emperya- list-kapitalizmin soykırımlar künyesinde ilk akla ge- lenler oluyor. İkincisinde 60 milyon olmak üzere iki büyük emperyalist boğazlaşmada, 90 milyona yakın insan dünyayı yeniden paylaşmak ve rekabeti hegomanya hayalları adına emperyalizm tarafından yok edildi.

İnsanlık ve doğa korkunç emperyalist savaş aletleriy- le vuruldu, nükleer ve biyolojik silahlarla katledildi. Asya, Afrika ve Latin Amerika kıtaları başta olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinde faşist-askeri cuntalar emperyalist haydutlar tarafından iş başına getirilerek bölgesel-siyasal-ekonomik çıkarları güvence- lenmek isteniyordu. Milyonlarca devrimci-sosyalist, demokrat, emekçi bu cunta ve faşist diktatörlük re- jimlerince işkencelerde, hapishanelerde, dar ağaçları yada sokaklarda, evlerde katledildi. İşkence karşı- gerilla, ayaklanmayı bastırma derslerinin işlendiği Pentagon’a bağlı askeri akademilerde eğitilen faşist cinayet kadroları ülkelerindeki cinayetlerini efendilerinin gözetimi ve yardımlarıyla hayata geçirdiler.

Dünya Vietnam Saygon zindanlarına, Diyarbakır, Ebu Grab ve Guantanamo Zindanlarını tanıdı. Vietnam’ın ormanları yanında emperyalizme dire- nen insanlar da Nepalmlerle yakılarak kurtulmak istendi. Bağdat bütün müzeleriyle-tarihi dokusu ve güzelliğiyle emperyalist savaş makineleriyle bom- balanarak yok edildi. Tarih ve müzeler yağmalandı. Onlarca, yüzlerce başka örnek vermek mümkün- dür, emperyalist saldırganlığı anlatmak için. Fakat kısaca sıraladığımız örnekler bile emperyalist-ka- pitalist sömürücü sınıfların iktidarlarının devamı ve dünya egemenliği uğruna hangi düzeylerde çılgınlaşabileceklerini, gözlerinin nasıl kara ve her türden ahlaki sınırlamalardan uzak olduklarını ortaya koymaktadır. Bu hiçbir sınırı bulunmayan çılgınca saldırganlık, halklara yönelen bu terör, eskimiş ve kokuşmuş bir sınıf olan burjuvazinin, her amaca götüren yolu mubah sayan çıplak pragmatizminin, lanetli sömürücü sınıf kültürünün yansımasıdır.

Böylesi lanetli bir sınıf, halklara yönelen şiddet ve terörüne karşı proletaryanın ve ezilen halkların direnişleri, bu direniş ve mücadelede kullandıkları yöntem ve araçlar yükseltilen özgürlük değerleriyle, idealize edilen insanlık ve sosyalizm değerleriyle kesinlikle uyumlu olmak zorundadır. Ezilenler yalnızca kendilerini sömüren ve ezenlerden amaç ve hedefler bakımından değil, mücadelenin yöntem ve araçlarının kendi amaçlarıyla uyumlu olması bakımından da te- melden ayrılmaktadır. İdeal ve amaçlarla uyumlu olmayan, burjuvazinin kirli yöntem ve araçlarına öykünen bir mücadele tarzının siyasal mücadelede kullanılmasının reddedilmesi devrimci-sosyalist siyaset ve etiğin temel ilkesi durumundadır.

Amaç-araç ilişkisindeki her kırılma, her ilkesiz tutum ve hedefe götürmesi bağlamında kirli-kolay burjuva kirli yöntem ve araçların benimsenmesi devrimci-sosyalist- ler açısından kendi sınıfsal-ideolojik konumlarının felsefi inkarı demektir. Kendi felsefi-ontolojik değerlerini yitiren, prensiplerine yabancılaşan bir siyaset acımasız ve kaçınılmaz olarak kendi hasmının, reddettiği ve mücadele ettiği karşıtının niteliğine dönüşmekten kaçınamaz.

Kuşkusuz ki, sözünü ettiğimiz mücadele-çatışma süreçleri doğaları gereği barışçıl süreçlerden ayrılır. Savaşın, şiddetin, kanlı geçen süreçlerin yaşanacağını kabul etmek zorundayız. Bu bağlamda reddedilen, mahkum edilen ve benimsenmeyen ve oldukça acı veren sonuçlarla karşılaşmak böylesi olağan dışı süreçlerin doğasında bulunur, kaçınılmazdır bir bakıma. Böylesi kesitlerde ve karşılaşılan durumlarda eyleminin sonuçlarını devrimci etik ve prensip- leri bağlamda sorgulayıp eyleminin sonuçlarından acı duymak cesaretini ve dürüstlüğü göstermeyen, bütün pratiklerini bu görüş açısından analiz edip hata ve suçlarının sonuçlarıyla kitlelere özeleştirisini vermeyen, siyasal bir özne hızla kirlenmeye ve itiraz ettiği sınıf kimliğine bürünmeye doğru yol alacaktır.

Sonuç olarak; mücadele biçimleri ve taktikler meselesinde Marksist, Leninist, Maoist`lerin tu- tumu açıktır: Hiçbir mücadele biçimin icat et- medikleri gibi ilkesel olarak hiçbirini reddetmez- ler. Tarihsel-sosyal mücadelelerde ortaya çıkan biçimler her ülkenin somut koşulları ölçüsünde uygun ve yaratıcı biçimde uygulama alanı bulur. Siyasal hedeflerle; devrim ve sosyalizm hedefiyle yürütülen veya bağımsızlığı-özgürlüğü hedefleyen mücadeleler, meşru ve haklıdır. Bu mücadelelerin barışçıl yada şiddet unsurlarıyla yürütülmesi yalnızca bir biçim sorunudur. Mücadelenin özünün haklılığını, meşruluğunu değiştirmez ve silahlı mücadele yürütülmesi, o mücadelenin terörizm olduğu anlamına gelmez.

Tıpkı tarihte Bolşeviklerin mücadelesi gibi, Çin, Vietnam, Arnavutluk devrimleri, Fransa’da, Yunanistan ve Bulgaristan’da Nazi saldırganlığına karşı verilen silahlı direniş mücadeleleri gibi. Küba, Nikaragua Devrimleri gibi, Nelson Mandela’nın önderliğindeki anti-Apertheid, anti-faşist mücadele gibi, Rojava’da PYD’nin mücadelesi gibi, tıpkı Halk Savaşçısı Partizan gerillaların, devrimci-sosyalistlerin, Kürt Ulusal özgürlük güçlerinin faşist Türk devletine karşı yürüttüğü özgürlük-demokrasi, devrim ve sosyalizm mücadeleleri gibi. Savcılığın mantığına göre bu mücadelelerin hepsi silahlı olduğu için terörizm anlamına gelmekte ve bu mücadelelerin saygın önderleri tarihin en büyük teröristleridir.

Bu sübjektif ideolojik ve üstenci burjuva ön yargısını, tarihteki ve aktüel haklı-meşru mücadeleleri karalamayı esas alan bu anti bilimsel yaklaşımı red ediyoruz.

(devam edecek..)