Anasayfa / Güncel / PARTİYİ GELİŞTİRMEK İÇİN; ZAAFLARLA YÜZLEŞMEDE KORKUSUZ VE PARTİ MİLİTANI OLMADA CÜRETLİ OL!

PARTİYİ GELİŞTİRMEK İÇİN; ZAAFLARLA YÜZLEŞMEDE KORKUSUZ VE PARTİ MİLİTANI OLMADA CÜRETLİ OL!

Yoldaşlar; son 3 aylık süre zarfında saflarımızda kendini açığa vermiş bir hizip ve onun yarattığı yalan ve engelleme kampanyalarıyla uğraşıyoruz, bu zaten hepinizce aşikar olan gerçektir. Ancak halen ele alınması gereken, sorunlarımız, tartışmaya ihtiyaç duyduğumuz önemli meselelerimiz söz konusudur.

Gelişen hiziple birlikte birden bire hizibin bu denli partiye zarar vermesi, tarihinde fazlasıyla darbe ve hizip gerçekliğiyle uğraşmış bir örgütte kişilerin gene de böyle bir girişimden yana tavır koyabilmesi, bu durumla ideolojik ve politik mücadele vermekle mükellef yoldaşların bu durum karşısında yalpalaması veya meseleyi küçümsemesi, “sonuç ne çıkar acaba” tarzındaki liberal ve seyirci konumuna düşmüş kimi yansımalar, olayı ideolojik muhtevası olan bir durumdan daha fazla bir boks maçı gibi ele alan mantıklar, tüm bunların açıklaması özümsenmiş ve değişime açık bir şekilde izah edilmemiştir.

Yoldaşlar; yıllardır bu insanlar, şimdi bize “karşı-devrimci” diyebilme aymazlığını bile gösteren bu anlayış sahipleri uzun süre yanyana faaliyet yürüttüğümüz, kimilerimizin aynı mekanizmaların içinde birlikte çalıştığı kişilerdir. Daha açık söylemek gerekirse birlikte şekil aldığımız ve bu şekil aynı olduğu için ters giden durumu fark etmediğimiz ortadadır. Bu şekillenişte yani örgütün militan ve bireylerinin şekillenmesinde açıkça işlemesi gereken kadro politikamızda ise özellikle Avrupa’da belli bir dejenerasyon vardır.

Kadro politikasında, nihayetinde, bireyi örgüte katmayı, örgütlü bireyi de daha ileri taşımayı hedefleyen, kitle çizgisi işletildikten sonra süreklilik teşkil eden örgütlenme meselesinde işte o “örgütlenmeyi” yaratan temel mantığımızdır. Faaliyet alanlarımızda örgüte katılan bireylerin sınıf mücadelesini göğüslemede soluklu mücadele ve kadrolaştırma da başarılı olunmadığı, var olan kadroların yıllardır bir statüko içinde kendisini idare ettirdiği, önderlik yapma mevzusunun en basit ve seviyeli bir deyişle “yöneticilik” kıstasına indirildiği bir gerçektir.

Bu gerçekliğe karşın analizler belki sayfalar dolduracak durumda olsa da çözümdeki yollar ve esaslar ise ortaya konmamaktadır. Bugün özellikle genel geçer söylemler ve acil olarak ihtiyaçların karşılanmasından daha fazla örgütün tekrardan bir komünist partisi olarak işleyişinin ve misyonunun tayini için belli başlıklara dikkat çekmekte fayda olacağı inancındayız.

Öncelikle bir kadronun tanımını ortaya koyarak başlayalım; kadro, örgütünün çizgisi ile kendisi arasındaki uyumda süreklilik yakalamış, örgütün çizgisine paralel olarak kendinde ve verdiği faaliyetlerde derinleşme yaşayan ve bu gelişimle örgütünü de geliştiren bireylerdir. Yıllardır bu konuda ezbere bir şekilde “her kadro parti üyesidir ancak her parti üyesi kadro değildir” sözü üzerinden tartışmalar yürütülse de kadronun niteliğinin ne olduğu ortaya konarak bir tartışma açılmış değildir.

Bu yaşadıklarımız ve devamında gelişebilecek durumlar hesap edildiğinde kadrolaşmanın ve yeni kadroları açığa çıkartmanın önemi daha fazla açığa çıkacaktır. Peki biz tüm bu olaylardan sonra, yıllardır partiyi temsil ettiğine ve/veya kadro olduğuna inandığımız arkadaşların bu tavırlarından sonra, onları kendi sonlarına götüren ve MLM’den kopartan bu gerçeklikte neleri düzeltmeliyiz? Yeni kadroları nasıl bir ortam kurarak açığa çıkartabileceğiz?

ORTAK EMEK, KOLEKTİF-BİREY DİYALEKTİĞİ

Kolektif birden fazla bireyin bir harmoni var ederek ortak emek sarf ettikleri ve gelişim gösterdikleri bir topluluk gibi karşılansa da örgütlü bir hayatta kolektif örgütün, komitelerin ve hatta çevre-çeperi de içene alacak şekilde demokratik alanın bile hesap edilmesi gereken geniş bir topluluğu yansıtmaktadır. Ve haliyle kadro olacak veya olabilecek kişilerin bu ortak yaşamda nasıl bir etkileşim kurdukları önemlidir. Şu anki gerçeklikte birey ve kolektif diyalektiği küçük-burjuva kültürden kaynaklı zarar görmüş haldedir. Birey olmakla bireycilik arasındaki çizginin silikleştiği, kolektiften önce bireylerin kendisini ve kendi çıkarlarını düşündüğü, kolektif içinde bireylerin kendi çıkarlarını kovaladığını söylemek yanlış olmaz. Elbette ki hasta bir toplumdan beslendiğimiz, insan kaynağımızın bizzat yıkmak istediğimiz bu toplum olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ancak ortak çıkarlarla bireysel çıkarlar arasına tekrardan kalın bir çizgi ile sınırlar çekilmeli ve bu esas alınarak kolektifler işletilmelidir. Peki bu nasıl olacak?

Demesi bu kadar kolay olsa da yapması o kadar basit değil. Her şeyden önce örgütün her bireyi hasta bir toplumdan gelen hasta bireyler olduklarını ve örgütün, onun tarih ve toplumsal meseleler karşısındaki yaklaşımının buna ilaç olduğunu açıktan kabul etmesi gerekmektedir. Bu konuda denecek en basit söylem bireyler uzlaşma kabul edilmeksizin eleştiri silahına tabii tutulmalı, yıkmak istedikleri toplumla uzlaşan, aynılaşan yanları açıktan izah edilmeli ve bu olabildiğince eşit bir şekilde herkese uygulanmalıdır. Aksine kendi gerçekliğini sorgulamaktan daha fazla diğerini sorgulayan, gözü kendi icraatlarından fazla diğerinin işine bakan her duruş, en dar şekilde bireycilik tavrını maskeleyen, kendisine kast kurmaya çalışan bir tavır olarak mahkum edilmelidir.

İçinden geçtiğimiz sürecin özellikleri bizi sorunlarımızla yüzleşmek açısından hem daha açık hale getiriyor hem de daha kapalı. Açık hale getiriyor çünkü Parti içinde yaşanan sorunlar gerçekliğimize müdahale ihtiyacını açığa çıkarıyor. Bu açıdan bir yandan partiyi kurtarmak adına sıkı bir dayanışma ve yoldaşlaşma süreci yaşanırken, diğer yandan eleştiri silahının daha açık kullanılması noktasında cesaretlendirici bir süreç yaşanıyor. Bu sürecin en etkili ve ileriye taşıyacak dinamiğidir. Politize olmuş süreç algıyı, kavrayışı geliştirirken olumluluğu ve hataları daha hızlı görmemizi ve müdahale etmemizi sağlar. Kapalı hale getiriyor çünkü; keskin bir mücadele içindeyiz. Bu durum kendi sorunlarımızı “tolere etme” ve “barışıklığı süreklileştirme” “zaaflarla uzlaşma” zemini yaratan anlayışlara olanak sunuyor. Bu anlamda kapalı devrecilik, korumacılık eğilimlerine yol veriyor. Bu ise gerici yanı içermektedir. Var olan durumda iki durumda yaşanmaktadır. Bizim görevimiz ise gericilik şeklinde tezahür eden yanlarımızla yüzleşmek ve bunun yarattığı sonuçları kavrayışa dönüştürecektir. Bu eksende korkusuzluk ve cüret belirleyicidir.

Komite toplantılarında, örgütü işletmede, görüşmelerde, politik üretim safhalarında örgütün her bireyi bir diğerine eşit olduğunu, konumlanmanın kişinin kaldırabileceği yük ve yeteneklerle alakalı olduğunu, gerisinde ise herkesin eşit derecede örgüte, devrime ve şavaşa karşı sorumlu olduğunu açıklamak gerekirse her oturum ve benzeri toplantılarda kavranması ve uygulanması gereken halka olmalıdır. Bu durumun en basit özeti eşitler arası hukuk dediğimiz fiili durumdur. Bunu mutlak eşitlikçilikten ve menşevizmden ayıran yön bireylerin kendi özgünlüklerini unutmamasıdır. Lakin öte yandan herkes konumlarına, yetkilerine rağmen örgüt içerisinde aynı ilke ve hukuk tarafından tayin edilmiş eşit haklara sahip olduğunu bilmeli, ona göre sorumluluk hissi geliştirmelidir. Aksi takdirde örgüt içerisinde kahramanlar yaratma, bu kahramanlara misyonundan fazla hak ve kast var edecek ayrıcalıklar verme, ben söylemleri ile zenginleşen ve örgütü kendi tekeli, özel mülkü ve “evladı” gibi görmeye evrilen duruşlar tüketilemez. Bunun için somut koşulların “eşitler arası hukuk” söylemine sadık kalarak değiştirilmesi ve örgütlü olan herkese bulunduğu seviyeye göre kavratılması gereklidir.

ÇİZGİSEL BİRLİK

Bu darbeci hizip girişimi ile birlikte bir şey daha karşımıza çıkmıştır, o da tayfacılık-adamcılık yaklaşımının içimizde ne kadar kök salmış olduğudur. Elbet bunun yarı-feodal bir yapıdan beslenme ile alakası vardır. Veya Asya toplumlarında “kahraman kişi”lere olan hayranlık ve onların yanında olma, güçlüye tapma yaklaşımı ile ilişkisi de vardır. Peki bu durumun çözümü nerede yatmaktadır?

Geneli takip edelim, kiminle ne şekilde ilişkilendiğine, ilişkilendiği ile ne yaptığına bakalım. Göreceğiz ki ilişkilerimizin büyük bir çoğunluğunu çizgisel birlik temelinde kurmamaktayız. Elbette ki kitle ilişkilerinde bu durum esneyebilir. Peki ya yoldaşlık ilişkilerinde bu durumun esneyebileceğini söyleyebilir miyiz? Doğallığında hayır. Lakin bugüne kadar yaşanan tam tersidir. Örgütlü bireyler kişi olarak kendisine yakın olanla, çizgisel olarak kendisine yakın olanı hep karıştırmaktadır. Bu karıştırma haliyle pratik hatta ilkesiz bir uzlaşmaya dayanan liberalliği, uzun vadeli teorik hatta ise örgüt olma bilincinin tasfiyesini getirmektedir. Bu şekilde ilişkilenmeye girmiş bir yoldaşın kadrolaşamayacağı kesindir. Tıpkı “örgüt olmadan örgütlenme olmaz” mantığında olduğu gibi “kadro olmadan kadrolaşma da olmaz” diyebilmek gerekiyor.

Özellikle örgütsel konumlanışlar başta olmak üzere kiminle nasıl ilişkilenildiği tekrardan “çizgisel birlik” ilkesine göre şekil almalıdır. Elbet bunu yapmak bizim örgütlenme şeklimize sıkı şekilde sarılmak komite çalışa tarzını üretken ve verimli bir işleyişe çevirmemiz, kitle örgütlerine bakış açımızın darlıktan kurtarılması ve sürecin getirdiği avantajla bunun hayata geçirilmesi, bunun içinde buna önderlik edecek komitelerinin işler hale getirilmesi gibi bir seri örgütsel restorasyonu da gündeme getirecektir. Zamana bağlı olarak bunun üzerine de zengin tartışma platformları kurulması gerektiğini belirtmeliyiz.

Lakin ilk başlangıç olarak çizgisel birlik ve uyumu bir ilke olarak örgütsel ilişkilenmede tekrardan hayata geçirmemiz gerekmektedir. Örgütün örgüt gibi hareket edebilmesi, örgütlenmede fonksiyonerlerin kendilerine değil örgüte birey örgütlemesinde ve “tasfiyecilik dalgası” diye birçok kez dillendirdiğimiz ağır ideolojik saldırılara yanıt olabilmede vazgeçmememiz gereken ilkesel birşeydir bu. Birey olarak samimileştiklerimizi örgüte alıp “kolektif içerisinde dönüşür” demektense onları alt kolektiflerde dönüştürüp çizgisel olarak uyum sağladıktan sonra almak farkındalık, politik üretim, azami şekilde parti kültürü ve politikalarına hakim olma sıralamasına göre konumlandırmak siyasal iktidar perspektifli yaklaşımımıza uygun olacaktır.

İDEOLOJİK-POLİTİK ÜRETİM

Her komünist adayının, vazgeçilmez görevlerinden teki felsefi anlamda derinleşmek, sürece yanıt olma ve savaşı geliştirme konusunda ise sürekli taktikler geliştirerek politik üretimde bulunmaktır. Ancak buna karşın bir çok yoldaşın bu konuda tembel veya tutuk kaldığını söylesek kimse itiraz etmez. Çünkü gerçekliğimizde bunu yapanlar az sayıdaki kişilerdir. Peki böyle bir üretim, eğitim sorunundan bağımsız mıdır? Elbette bağımsız değil ama hatırlatmakta da fayda olacaktır “Devrim Üniversiteleri” veya “Diplomalı Devrimci” diye bir şey de yoktur. Öte yandan bunu yapabilmek misyonumuzu oynayabilmekle eşdeğer öneme sahiptir.

Bir militanın veya kadro olmak isteyenlerin ve kadro olanların ortak noktası nedir? Önderlik yapabilmek. Parti saflarında önderlik yapmakla yöneticilik yapmak gariptir ki eşdeğer konmaya başlanmıştır. Yöneticilik yapmayı sadece doğru zamanda doğru talimatlar verme meselesi olarak gören, En kaba deyişle “sözünü geçirebilme” meselesi olarak algılayan yaklaşımlar vardır. Yani yöneticilik meselesini salt örgütsel önderliğe indiren ve ele alan tutumlar söz konusudur. Ki bu anlamda sadece buna yetenekli olan “yöneticiler” söz konusu olabilir. Böyle bir mesele ister istemez niteliğe bakmaksızın kaba hiyerarşiyi şu ya da bu şekilde işletmenin ötesine geçemez, geçmemiştir de! Lakin önderlik yapmak başka bir şeydir, önderlik sadece örgütsel değil ideolojik-politik yönüde kapsamaktadır. Mao yoldaşın tarifiyle önderlik yapmak rehberlik yapmak, sevk ve idare etmektir. Böyle bir rehberlik, yani bizim istediğimiz rehberlik algılamada ve değerlendirmede derinleşmeyi, çözüm sunmada ise çok renkli metotlar üretmeyi barındırır. Yani karmaşık olan çelişkilerin esasını açığa çıkartmayı, karşımıza çıkan çelişkileri çözümleyerek ve çözme mücadelesi yürüterek gelişmeyi zorunlu kılar. Bu anlamda yöneticilik meselesine derinlik katmak demektir önderleşmek.

Saflarımızda konumu ne olursa olsun, görevini “yöneticilik” yapmakla sınırlayan yaklaşımlarla önderlik yapma arasındaki ayrım net olarak tarif edilmeli ve kolektif; bireyine ödevini kavratmalıdır. Elbet ki bunda mevcut kadroların rolü ve görevi daha elzemdir. Diğer taraftan ise kişisel gelişim ivmesi olanlar açısından bu yoldaşlarında bu misyona katılması, üstün-altı, altın-üstü denetlemesi metotları ile bunu kavratan ve her daim gündemde tutan bir ilişkinin sağlanması önemlidir. Kolektif yani örgüt, yani partimiz, her bireyine “ideolojik ve politik üretimi” bir ödev olarak benimsetmek, bu noktada dönem dönem polemikler geliştirmek, bunun sistemli ve devrim davasına hizmet eder hale gelmesi için bireylerini örgüt sorunlarıyla muhatap etmek ve parti demokrasisini bu amaçla genişletmek zorundadır. Bunun araçları tartışmaya açıktır, bu eskiden olduğu gibi “örgütlü militanlara” yönelik örgüt yayınları ile eğitime tutmaktan özel gündemleri olan toplantılar örgütlemeye kadar geniş bir yelpazeyi barındırır.

Bu şekilde işletilecek bir ortamda ise belli kıstaslar koymak, katılanların da ona uygun hareket etmesine ön ayak olmak; kısacası saymak gerekirse bunlar;

  • Doğruyu keşfetme mücadelesi esas olmalıdır,
  • Pratikte karşılığı olmayan bilgi sadece “bilgi çöpü” yaratmaktır,
  • İkna etmeye çalışanlar ikna olmaya da açık olmalıdır,
  • Değişime açık olmayan değiştiremez,
  • Örgütün parçası değil, örgütün bireyi ol.

Özellikle bu şekilde işin başında ortaya konacak anlayış ve yaklaşımlar eğitim sorununu çözerken ezberciliği yıkabileceği, tüm kadro ve kadro adaylarının iradeleri ile sürece katılımını sağlayabileceği gibi aynı zamanda örgüt içerisinde işletilen demokrasiye de bir şekil verebilecektir.

Kadro politikamızdaki dejenerasyonu düzeltme ve bunu sisteme dönük bir silah haline çevirme konusunda herkesin kafa yorması bir ödevdir. Özellikle böyle bir süreçte buna müdahil olmak hem örgütte toparlayıcı olmak, hem de yanlışı düzeltmek anlamında daha verimli olacaktır. Süreç bizi incelemeye, deneyimlerimizi sentezlemeye iten özelliklerle doludur. Partiyi önderleştirmek; zayıflığı güce, parçalanmayı ve dağılmayı toplanmaya ve sınıf mücadelesine yönelmeye çevirmek; ancak sorunlarımızı, çalışa tarzımızı, eksikliklerimizi incelemek ve kolektife mal etmekle mümkün olacaktır. Bu görev her yoldaşın omuzlarına binmiş bir yük olmalıdır.

 

Bir Parti Militanı