Anasayfa / Türkçe / ORTADOĞU’DA YOĞUNLAŞMIŞ EMPERYALİST SİYASET VE ÖDENMEYİ BEKLEYEN FATURA!

ORTADOĞU’DA YOĞUNLAŞMIŞ EMPERYALİST SİYASET VE ÖDENMEYİ BEKLEYEN FATURA!

 

Çelişkilerin ve sorunların çok karmaşık bir hal aldığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik krizi, siyasi kriziyle başat bir şekilde ve bir birini besleyen faktörler olarak yol alıyor. Ekonomik kriz emperyalist zincirin çepeçevre sardığı dünyada bir bütünlük içinde yaşam bulmaktadır. Siyasi kriz ise belli bölgelerde odaklanarak gerçekleşmektedir.

Siyasi krizin odak bölgeleri ise bugün Ortadoğu merkezli Afrika ve Uzak Asya’ya uzanan bir alanı kapsıyor. Yine Ukrayna bu krizin bir başka odak noktasını oluşturuyor. Özellikle siyasi krizin bugün yoğunlaştığı ve keskin bir savaşa dönüştüğü bölge olarak Ortadoğu’yu işaretlemek yanlış olmayacaktır. Bu kriz sadece bölgesel düzeye hapsolmuş etki ve sonuçlar üretmemektedir. Zira bu siyasi krizin odak noktası, yaratıcısı ve yöneticisi Emperyalist devletlerdir. Bu yoğunlaşmış siyasi krizin yani savaşın doğrudan ve dolaylı sonuçları ise tüm Avrupa’yı etkisi altına almaktadır. Özellikle bunun toplumsal ve siyasi ayağındaki dramatik etkisi göç ve göçmenlik olgusu olmaktadır.

Ortadoğu’daki gelişmelerin ve bölgesel düzeyde yaşanan savaşın odağında ve sürecin yönetilmesinde belirleyici unsur ABD ve Rusya emperyalizmidir. Esas savaş ve kapışma ise bu güçlerin Pazar kapma, egemenlik alanlarını genişletme mücadelesi şeklindedir. Çin ve AB emperyalist güçleri ise bu sürecin destek güçleri, kendi emperyalist emelleri için fırsat ve olanakları kollayan daha tali unsurlarıdır. Ve bunun yanında özellikle Bölgesel gerici devletler sürecin bir başka etkin unsuru ve parçası olarak çıkmaktadır. Bu gerici eksene ve güçlere Emperyalist politikaların sadece bir ürünü olan faşist karakterli, kendi inanç ve dünya görüşü dışında hiçbir farklılığa yaşam olanağı tanımayan Cihadist örgütlenmeleri eklemek gerekiyor. Bu yelpazesi geniş olan gerici bloğun kendi içinde ayrışımları ile çeşitli siyasal kılıflara bürünmüş, ulusal ve mezhepsel çıkarları da gözeten bir kapışması ve savaşı yaşam bulmaktadır. Bunun karşısında ise farklı ulus, mezhep ve inanca sahip geniş halk yığınları ve onların görece cılız örgütlü güçleri çıkmaktadır.

Halk safları içinde bugün için ilerici, demokrat özellikleri taşıyan ve bu eksende mücadele yürüten en etkili güç ise Suriye Kürdistanında (Rojava) bir sistem kurmaya kadar götüren Kürt Ulusal Hareketidir. Bu hareket her ne kadar Emperyalist güçlerle tehlikeli taktik ilişkiler geliştiriyor olsa da, toplumsal ve siyasal çelişkilerin özünü doğru kavramakta ve yönelim belirlemekte ciddi düzeyde ideolojik problemleri olsa da hala bölgesel düzeyde ileriyi ve demokratik olanı temsil etmede en güçlü ve ele avuca gelen harekettir.

Ortadoğu’da Suriye ve Irak eksenli yaşanan savaş bugün bir bütün olarak tüm bölgeyi, ülkeleri doğrudan etkileyen karaktere sahiptir. Zira yaşanan gelişmelerde bütün bölge gerici devletleri faal ve etkin bir unsur olarak kendi devlet çıkarları hesabına çalışmaktadır. 1. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası Fransız ve İngiliz emperyalist güçlerinin, ulusları parçalayan ve bölen, mezhepsel yapıları hesap ederek halkların kanıyla çizdiği ve belirlediği egemenlik sınırları ve siyasi haritalar adeta oluşan her devletin toplumsal dinamiğini diğer devletlerle sıkı bir şekilde bağlamış ve bir birini etkileyecek ve dengesini bozacak şekilde oluşmuştur.

Gelinen noktada ABD’nin egemenliğindeki bu Ortadoğu sistemi yaşanan siyasal ve ekonomik krizle birlikte derin bir kırılma yaşamakta, ulusal-mezhepsel ve toplumsal çelişkilerin dinamikliğiyle birlikte kaos içinde yeni bir arayışa yönelmektedir. Suriye iç savaşı ya da doğru deyimle “vekalet savaşı” bu arayışı ve kırılmayı geri dönülmez bir şekilde yıkıcı sonuçlarıyla birlikte açığa çıkarmıştır. Rusya ve ABD emperyalizminin yönettiği ve yönlendirdiği, içerik ve biçim vermeye çalıştığı bir savaş ve mücadele söz konusudur.

Suriye iç savaşı emperyalistler arası çelişkiyi körüklediği ve dengeleri etkilediği gibi, özellikle birçok bölge devletinin de iç siyasetini etkileyen, kendi ulusal çıkarlarını “hayati derecede” önemli kılabilecek ve bu eksende bağımlı oldukları emperyalist güçlerle görece çelişkiye düşme pahasına “özerk politika” belirlemesine yol açan oldukça özel bir durumda yaratmıştır. Özellikle emperyalistler arasındaki rekabetin ve çelişkinin keskinleşmesinden ve bu güçlerin bölge politikasında ki ihtiyaçlarından faydalanma siyaseti bu “özerk ve özgün” duruşa nesnel zemin sunmaktadır.

Türk hakim sınıfları bu noktada en dikkat çekici ülke durumundadır. ABD’nin soğuk savaş döneminden bu yana en sadık uşağı olan, ekonomik ve siyasi olarak bu emperyalist güce bağımlı olan Türk devleti Suriye ve Ortadoğu politikasında bugün ABD ile en sıkıntılı ve en krizli dönemini yaşamaktadır. Özellikle yaşanan gelişmeleri Kürt meselesi bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak gören yaklaşımı, Ortadoğu’da bölgesel ve belirleyen güç olma hevesi ve Sünni mezhepçi politik yönelimi ile gelişmeler karşısında oldukça faal, atak ve iştahlıdır. Ortadoğu’nun Büyük Ortadoğu Projesi konseptiyle şekillendirilmeye çalışılan yapısında kendisine “rol model ülke” olarak konum aldığı serüveni, bugün “siyasi sınırlarını” koruyup koruyamayacağı noktasında bir endişe, korku ve buna bağlı olarak saldırganlık siyasetine evrilmiştir. Özellikle 2000’li yılların başında dış politikada ABD ile BOP, iç politikada ise AB’ye uyum ve devletin yeniden organize edilmesi biçiminde formüle edeceğimiz bir şekilleniş başlatılmıştır.

Suriye politikasında sürece “yumşak güç” olarak Esat rejiminin Küresel emperyalist sisteme barışçıl şekilde angaje edilmesi şeklinde soyunmuştur. Bu sadece Suriye ile sınırlı kalmamış Tüm Arap ülkeleri ve İslam ülkelerine önderlik etmeye soyunan bir misyona bürünmüştür. Devletlerarası ihtilaflarda ABD icazetinde ve onun desteğini alarak arabulucu olma rolünü üstlenmiş. Bu eksende uzun yıllar agrasif ve enerjik bir dış politika izlemiştir. Bunun yanında iç politika da Kürt meselesine uzlaşmaya dayalı bir çözüm politikası geliştirmiştir. Devlet içinde polisiye ve adli operasyonlarla bir önceki sürecin uyumsuz kadrolarını ayıklamış ve ABD ve AB’nin süreçte ihtiyaç duyduğu yönelime daha uyumlu bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Ancak Suriye’de başlayan iç savaş ile birlikte ikna yolu ve uzlaşmayla değişmeyen Esat rejiminin tümüyle değiştirilmesi fırsatı ortaya çıkmıştır. Türk hakim sınıfları kısa sürede devrileceğine inandıkları Esat rejimine karşı başlatılan savaşta muhalif sünni grup ve yapıları destekleyen bir konumlanış almıştır. Ancak Esat rejiminin ömrünü uzatacak şekilde gösterdiği direnç ve istenilen sonucun kısa sürede alınamaması Türk hakim sınıflarının dış politikasını hızla krize sokmuştur. Bu kriz aynı zamanda aynı hızla iç politikaya da tahvil edilmiştir. Özellikle Suriye iç savaşında sünni toplumsal kesimlerin Cihadistler tarafından örgütlenmesi ve “ılımlı İslamcı” kesimlerin etkisizliği Türk devletinin Esat’ı devirme iştahı karşısında Cihadistlerle sıkı bir ilişkilenmeye onu mahkum etmiştir. Bu kesimleri “terbiye edeceğine” ve istenilen “ılımlılık” kimliğine kavuşturacağına dair yönelim kısa sürede iflas etmiştir. En etkili silahlı muhalefeti örgütleyen bu cihadist kesimler Türk devletinin doğal müttefiki konumuna gelmiştir. Bu ABD emperyalizminin Türk devletine bölgede biçtiği rolü oynayamamak anlamına gelmektedir. Bu noktadan sonra Türk devletinin ABD nezdinde konumu bölgenin şekillenişinde bölgesel aktör değil, kendisine yardım edecek-destek sunacak güç şeklinde olmuştur. İşte ABD ile Türk devleti arasında çelişkilerin baş gösterdiği ve yer yer gerginlik üreten neden de budur.

Türk hakim sınıfları açısında Suriye’deki gelişmeler kendi iç dengelerini ve özellikle Kürt politikasını da tam anlamıyla tarumar etmiştir. AKP ve Tayyip Erdoğan ile onun müttefiki ve ideolojik kardeşi Fettullah Gülen hareketi arasında önce alttan alta yürüyen ve sonrasında açık hale gelen bir çatışma başlamıştır. Uzun süre yol arkadaşlığı yapan ve devlet içinde ortak bir klik olarak hareket eden bu güçler ayrışma ve parçalanma ile hakim sınıflar arasındaki çatışmanın odak noktası olmuşlardır. Bu kapışma aynı zamanda Türk devletinin siyasi krizini tetikleyen, tırmandıran ve yoğunlaştıran bir etken olarakta görülmelidir. 2012’den itibaren tırmanan bu iç kapışma 15 Temmuz 2016’da bir askeri darbe girişimi ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu darbe girişimi AKP ve Tayyip Erdoğan’ı doğrudan hedef alan, bir gerici-faşist kliğe karşı bir başka faşist kliğin kalkışması olarak görülmelidir. Bu girişim Ordu’nun hiyerarşik olarak dahil olmadığı, Ordu içinde Gülenci ve bir kısım Kemalist ve AKP muhalifi subaylar tarafından gerçekleştirilmiştir. Emperyalist güçlerden de yeterli ve gerekli düzeyde destek alamadığı açıktır. Ancak ABD emperyalizminin bu girişimin önünü tıkamadığı, en azından “başarırlarsa” kendileriyle çalışacağı tahhütü verdiği görülmektedir. Nihayetinde oldukça karmaşık, son dakikaya kadar pazarlıkların döndüğü ve başarısız olan bir askeri darbe girişimi gerçekleşmiştir. Bu darbe girişimi, AKP ve Tayyip Erdoğan ve yeni müttefiki Kafatasçı Parti MHP, Ulusalcı Kemalist faşist devlet bürokrasisi ile ittifak sonucu karşı-darbeye dönüştürülmüştür. Askeri bir darbe ile ortaya çıkacak bütün sonuçlar Türkiye’de şuan yürürlüktedir. Yüzbinlerce insan göz altına alınmış, on binlercesi tutuklanmış, yüzbinlerce devlet görevlisi işten atılmış, yüzlerce şirkete el konulmuş, onlarca TV kanalı kapatılmıştır. Devlet içinde şimdiye kadar görülmedik bir tasfiye ve cadı avı başlatılmış ve halen sürdürülmektedir.

Türk hakim sınıfları Kürt meselesinde de savaş ve saldırganlık politikasını yeniden devreye sokmuştur. Özellikle 2015 yılından itibaren Kürt Ulusal Hareketiyle Rojava eksenine de oturan görüşmeler ve pazarlıklar, Rojava’da elde edilen her kazanımla TC’nin aleyhine gelişmesiyle birlikte bir tıkanmaya ve krize girmiştir. Türk devleti kendi Suriye politikasına aykırı olarak mücadele yürüten ve kazanımlar elde eden Rojava’yı “milli çıkarlarına” ve içerdeki Kürt sorununa olumsuz etki yapan bir unsur olarak tanımlamıştır. 2015 Haziran seçimlerinde legal Kürt siyasetinin güç kazanmasıyla birlikte yeniden Kürt hareketini zayıf düşürecek askeri bir saldırı başlatmıştır. Buna karşı şehir savaşına dönüşen bir süreçte Kürt Ulusal Hareketi tarafından örgütlenmiştir. Türk devletinin başlattığı saldırıya karşı Kürt halkı şehirlerde evlerini, bedenlerini ve her şeylerini adeta savaş barikatı olarak örgütlemiştir. Binlerce Kürt bu şehir savaşında katledilmiş, şehirler yerle bir edilmiştir. Tam anlamıyla bir Kürt kıyımı yaşanmıştır.

Kürt meselesi Türk hakim sınıfları için hem bir dış politika hemde iç politika sorunu olarak tanımlanmaktadır. Konumlanışını esasta buna göre almaktadır. Şehir savaşında taktik bir kazanım elde eden Türk devleti, savaş politikasını derinleştirmiş, saldırganlığının dozunu arttırmıştır. İçine girdiği siyasi krizi krizle sürdürme ve aşma politikası onun sürecine damga vurmaktadır. 15 Temmuz Darbe girişiminden hemen sonra Rojava ve Suriye politikasında ve doğal olarak Kürtlere yönelik politikasında saldırılarını tırmandırma yönelimi belirlemiştir. Bu bağlamda karşı-darbe ile ilan ettiği OHAL saldırısını gerçekleştirmek için mükemmel koşullar oluşturmuştur. Zayıflamış ve güçten düşmüş bir ordu, yine sarsıntı içindeki bir devletin moralini yükseltmek, egemen klikleri birleştirmek ve şovenizmle zehirlenmiş geniş kitleleri arkasına almak için Kürt düşmanlığını körüklemiş, Rojava ve Suriye’de işgal girişimi başlatmıştır. Ezilen ulusa düşmanlıkla ve onu daha fazla ezmekle kendi siyasi krizini yönetme biçimini faşist bir sisteme yakışır şekilde hayata sokmuştur.

Bu saldırıda Kürtlerin legal siyaset yapma hakları tam anlamıyla gasp edilmiştir. Seçimlerle kazanılmış belediyelerin başkanları görevden alınmış ve yerine devlet bürokratları atanmıştır. Onlarca belediye başkanı hapse atılmıştır. Daha sonra HDP eş genel başkanlarıda dahil 11 milletvekili aynı şekilde zindana atılmıştır. Binlerce HDP’li tutuklanmıştır. OHAL uygulaması kapsamında binlerce kürt, demokrat, devrimci, ilerici, sendikal faaliyet yürüten kesimler devlet memurluğundan uzaklaştırılmıştır. Yüzlerce ilerici, demokrat ve yurtsever dernek, yardım kuruluşu kapatılmıştır. Tüm demokrat TV’ler, Radyolar ve gazeteler aynı akıbete uğramıştır. Tüm gösteri ve yürüyüş yapma hakkı kaldırılmış, sokağa çıkan kesimler polis saldırısına uğramıştır. Esasta Kürtlere yönelen bu saldırı sadece onlarla sınırlı kalmamış, tüm devrimci ve demokrat kesimleri içine almıştır. Sistem içinde olan ancak muhalefet eden kesimlerde bu saldırılardan nasibini almıştır.

Suriye ve Rojava’ya yönelik askeri işgal Türk egemen sınıflarının içinde bulundukları krizi krizle aşma yöneliminin bir parçasıdır. Rusya ve ABD arasındaki dengeleri fırsata çeviren, alanda kaybettiği etkiyi bu şekilde İŞİD’le mücadele adı altında yeni olanaklara dönüştürmek isteyen bir amaç vardır. Bu Emperyalist güçlere rağmen gerçekleşen bir hareket değildir. Ancak belli yönleriyle onlara rağmen olan bir yanı da vardır. Türk devleti özellikle bölgesel düzeyde güç ve konumunu kaybetmemek için elindeki tüm olanak ve fırsatları, emperyalist güçler tarafından belirlenmiş sınırları sonuna kadar zorlamak ve hatta onu aşmak şeklinde kullanmaktadır. Tüm gücünü ve elindeki kozları bu eksende kullanmakta ve ordan kendi lehine çıkaracağı sonuçlarla yeni bir durum yaratmaya çalışmaktadır. Bu noktada özellikle ABD emperyalizmi ile ipleri sonuna kadar geren, ancak bunu kontrollü yaparak son sınırına dayandığı noktada ise pragmatist şekilde geri adım atan bir politikası söz konusudur. NATO üyesi bir ülke olmanın kendine sağladığı avantajları, kendi politik hesapları için kullanmaktadır. ABD’nin Suriye’deki Kürt politikasını dağıtmak ve işlemez kılmak gibi bir amacı vardır. Bu noktada Suriye işgali ile İŞİD’den temizlediği (ya da anlaşmayla eline geçirdiği) bölgeleri Rojava sistemine alternatif sistemler kurarak pazarlama hesabı yapmaktadır. Yine bölge için askeri gücünü aynı pazarlama tekniğiyle sunmaktadır. Rusya ile Suriye sürecine yönelik gerçekleşen pazarlıklarda ABD’ye kendini dayatma taktiği olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk devleti için bunların her biri Taktik düzeyindedir. Zira ABD emperyalist sistemiyle olan ekonomik, siyasi, jeo-politik ve jeo-stratejik ilişkileri onu ABD’den koparamayacak kadar bağımlılık karakteri taşımaktadır. Ki yaşanan tüm çelişkilere rağmen ABD’nin izin sınırlarına kadar meseleler dayanmakta, ötesine geçmeye dair adımlar gündeme geldiğinde hızla geri adım atmaktadır. Ancak Türk devleti yaşadığı krizi, içinde bulunduğu bunalımı ve kimi kaybedeceği ekonomik ve siyasi kazanımları daha fazlasını kazanma olasılığı uğruna gözden çıkarmakta ve bu taktik hamlelerini sonuna kadar zorlamaktadır.

Türk devletinin içinde bulunduğu durum her yönüyle bir batak halidir. Çırpındıkça daha fazla batmaktadır. Türk egemen sınıflarının çılgın diktatörü Tayyip Erdoğan içinden geçilen krizli sürecin en işlevli aktörüdür. Yaşanan tüm sorunların esas belirleyeni kesinlikle değildir. Birikmiş toplumsal sorunların, olgunlaşan sınıf çelişkilerinin, yaşanan ekonomik krizin, açmaza giren bölgesel çelişkilerin ve Kürt meselesindeki faşist devlet tutumunun kaçınılmaz sonucu olarak çıkan ekonomik ve siyasi krizin tüm mesuliyetini üstlenerek ve krizi krizle aşma zorunluluğunun politik aktörü olmaktan çekinmeyerek sürece uygun bir faşist lider olmayı başarmıştır. Ve hiç kuşkusuz başarısızlığın sürdürülemez noktaya geldiğinde, bu yönelimle Türk hakim sınıfları için ödeyecekleri fatura ağırlaştığında bu işlevli çılgın faşist diktatöre sürecin yarattığı bütün fatura kesilerek faşist devlet kurtarılmaya çalışılacaktır. Türkiye halkının öfke ve kızgınlığı, patlama ve kalkışması bir dokunuşla tersine çevrilecektir.

Hali hazırda Tayyip Erdoğan nezdinde çıkarılmaya çalışılan başkanlık rejimi bu yönüyle ele alınmalıdır. Bu içinden geçilen sürecin özellikleriyle birlikte düşünüldüğünde Türk hakim sınıfları için bir ihtiyaca tekabül etmektedir. Bu rejim hali hazırda sürdürülmekte olan politikanın işlevli bir aracı olabilir. Asıl mesele ise bu politikanın ne kadar sürdürülebileceğidir. Bu politikanın daha fazla sürdürülebilirlik kazanması için Meclise sunulan bir nevi “başkanlık” olan bu sistem bir ihtiyaçtır. Ve hiç kuşkusuz bu değişiklik gerçekleştiği noktada bu politik yönelimi sürdürebilecek daha işlevli bir araç olarak düşünülmektedir. Geçmediği taktirde ise Türk hakim sınıflarını yeni bir kriz beklemektedir. Hemde tüm politika ve yönelimi ve de Çılgın diktatörü değiştirmeyi içerecek şekilde. Sürecin özellikleri bütün bunlara açıktır ve belirsizliklerle doludur.

Ancak asıl mesele şudur ki gelişmelerin seyri hakkında Türk hakim sınıflarının burnunun ucunu göremeyecek kadar kafasının karışık, ufkunu ve soğuk kanlılığını kaybetmiş bir ateşli hastalıkla boğuşuyor olmasıdır. Zira var olan politikayı ne kadar sürdürebileceğine dair bir perspektifi ve hedefi yoktur. Yeni ve çare olacak politikanın ne olacağı ya da bunu nasıl yaşama geçireceğine dairde bir ufuksuzluk hali vardır. Ve evet bu durum ayları içerecek şekilde köklü yönetim biçimleri değişimine gebe özelliklere sahiptir. Bu yüzden tümüyle kendini akışa bırakmış demek yanlış olacaktır, ancak aylarla ifade edilecek şekilde yönetme ihtiyacı içinde olan ve bu eksende değişiklikleri yapabilecek bir yapı ve koşullar içinde geçmektedir. Bu zora dayalı yöntemle ya da sisteminin güç dengelerinin elvereceği meşruiyet sınırları içinde olacak yöntemlere açık bir haldedir. Ve her birine açık, her biri güçlü olasılık olarak duran bir süreç söz konusudur. Bir yandan meclis ve seçimlerle (referandum) politikaya güç kazandırma, diğer yandan harıl harıl kotarılmaya çalışılan darbe planları ve olasılığı. Ve her ikisi de sistemin ana karargahların da seçenek olarak günceldir. Değişimin hızı oldukça süratlidir ve evet olabildiğince keskindir. Çaresizlik ve mahkumiyet ise Türk egemen sınıfları için esas olan durumdur. İslamcı söylemlerin ayyuka çıktığı koşullarda İslamofobik bir ABD başkanı olan Trump’tan medet umacak kadar çaresiz, her gün AB’yi ve ABD’yi Kürtlerle mücadelesinde kendisini yeterince desteklemediği için Cihadist örgütleri kendi merkezlerine saldırta bileceğini dolaylı şekilde ifade edecek kadar mahkumdur.

Bütün bu gelişmeler içinde ise ezilen halk yığınları sindirilmiş, tedirgin, öfkeli, kınından çekilmeyi bekleyen kılıç gibi beklemektedir. Toplumsal muhalefet büyük bir geri çekilme ve hareketsizlik halindedir. Bu, dinamik Kürt ulusal mücadelesi içinde geçerlidir. Çok büyük siyasi ve askeri saldırılara rağmen gösterilen tepkiler geri düzeydedir. Devrimci, demokrat ve yurtsever kesimlere yönelik saldırılara karşı direniş çok zayıftır, atıldır. Ancak bu durumun çok fazla sürmesi beklenemez. Zira var olan ağır faşizm koşullarının yarattığı keskin siyasal çelişkiler bir toplumsal patlama koşullarını beslemektedir. Bu anlamda devrimci durum mayalanmaktadır. Devrimin öncü ve önder güçlerinin yaşanan bu çelişkileri karşılayacak doğru politikayı, doğru mücadele biçimlerini ve araçlarını öfkeli halk yığınlarını ikna edecek şekilde uygulaması zorunludur. Aksi takdirde halkın devrimci enerjisi ya sistemin uzantıları tarafından yutulmakta ya da anlık ve kendiliğindenci çıkışlarla yönünü bulamamaktadır. Komünistler için bu sürecin getirdiği devrimci olanakları ve fırsatları keşfetmek ve bunu örgütlemek gibi asli bir görev söz konusudur. Sınıfsal, siyasal, toplumsal çelişkileri doğru bir yöntemle ayrıştırmak, sadeleştirmek ve anlaşılır kılmak süreci karşılamanın olmazsa olmazıdır. Ve hiç kuşkusuz önderleşmenin başat unsurudur.