Anasayfa / Türkçe / Irak ve Suriye Kürdistanı’nda Statü Sorununa Genel Bir Bakış

Irak ve Suriye Kürdistanı’nda Statü Sorununa Genel Bir Bakış

Irak Kürdistanı

Irak Kürdistanı siyasi açıdan dönüm noktasındadır. Halihazırda Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) biçiminde bir yapı mevcuttur. Fiiliyatta oluşmuş statü federasyondan daha ileri olmasına rağmen zoraki ellerinden alındığı için kendi kaderlerini tayin edememiş, boyunduruk altına alınmış bir ulus açısından henüz olması gereken statü değildir. Bu yüzden Irak Kürdistanı’nın siyasi güçleri, bu güçler içerisinde belirleyici konumda olanlar (KDP, KYB, Goran…) “Bağımsız Kürdistan” için girişimleri başlatmışlardır.

Irak Kürdistanı ve onun yönetsel organı olan KBY, parlamentoda esas güç durumundaki KDP ve KYB, bağımsızlık ilanının referanduma sunulması hakkında ortaklaşmış durumdadır. KDP ve KYB’nin oluşturduğu heyet Irak Kürdistanı’nın realitesi olan diğer siyasi güçler ve aşiretler, inanç grubu ve azınlık milliyetler gibi toplumsal kesimlerle referandum ve bağımsız Kürdistan meselesini görüşüp tartışmaktadır. Aynı heyet, Amerika, Rusya ve Avrupa emperyalistleri ile İran, Türkiye gibi bölge ülkeleriyle temas halinde ve bir dizi görüşmeler yapmış, yapmaktadır. Yine Barzani ve ekibinin yanısıra söz konusu heyetin kendisi de Irak’taki diğer toplumsal güçler ve Irak Merkezi Yönetimi’nin rızasına vurgu yapmakta, bu rızanın kendileri için önemli olduğunu belirterek, böyle mesafe alacaklarını söylemektedirler. Denilebilir ki I. Kürdistanı bir eşiğe gelip dayanmıştır. Bu yüzden “Kürtler için Skeyss Picot bitmiştir. Yüz yıl önce çizilen sınırlar miadını doldurmuş, bugün yeni sınırların çizilmesi kaçınılmaz olmuştur” deniliyor.

Referandum Bir Niyet Ölçme mi İrade Beyanı mı?

Emperyalistler tarafından işgali, Saddam-Baas rejiminin yıkılması, Irak’ın bugünkü yapısının oluşmasında belirleyici ögeydi. Başını ABD’nin çektiği emperyalist koalisyon geride mahvedilmiş bir ülke bırakmış olarak 2011 yılı Aralık ayında ülkeyi terk etti. Egemen bir ulus ve inanç grubuna (Sunni-Arap) dayalı merkezi devlet ve rejim yapısı, emperyalist fiili işgalle birlikte dağılınca emperyalist koalisyonun karşısına ülkenin çok uluslu ve çok inançlı yapısı, bu çokluğun birbirleri arasında keskinleşmiş çelişkileri çıktı. Emperyalistler eliyle demokratik bir toplum, demokratik bir sistem kurulamayacağı bir kez daha görüldü. Irak, emperyalizme demokratlık atfedenlerin, demokrasi taşıyıcısı olarak görenlerin hüsranıydı. Büyük direnişlerle bir arada geçmiş sekiz yılın ardından, fiili işgale son verildiğinde Kürtler, Sunni Araplar ve Şiiler biçiminde fiilen bölünmüş Irak’ta bu bölünmüşlüğe uygun bir siyasi yapı ve sistem oluşturuldu. Buna göre Kuzey Irak, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin; Güney ise Şiiler’in denetimi altında olacaktı. Sunni-Araplar, bu tür bir temsiliyete sahip olamadı ama iktidar dağılımında Meclis Başkanlığı’nı aldılar.

Bağımsız devlet fikri, Kürt Bölgesel Yönetimi oluşmasından itibaren bazen zayıf, bazen kuvvetli ama hep dillendirilerek gündeme getirildi. Bununla birlikte denilebilir ki Kürt Devleti’nin ilanı düşüncesi bu ton ve kararlılıkta ilk kez seslendirilmektedir. Barzani, Münih Güvenlik Zirvesi’nde birçok ülke temsilcisi ile yüz yüze görüşme fırsatı bulmuştu. Başbakan Binali Yıldırım, ABD’nin yeni Savunma Bakanı Mattis, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Trump’ın yardımcısı Pence ve başta Almanya olmak üzere bir dizi Avrupa ülkesi temsilcisiyle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerden basına yansıdığı kadarıyla iki başlık öne çıkmıştı: Biri Kürt Devleti’nin ilanı, diğeri ise İran sorunuydu.

* * *

Barzani, Münih Güvenlik Zirvesi biterken soluğu Ankara’da almış, Binali Yıldırım’la sanki Münih’te görüşmemiş gibi yeni bir görüşme daha gerçekleştirmiş ve hemen ardından Tayyip Erdoğan’la görüşmüştür. Barzani’nin Türkiye’ye gelişi ve uçaktan inerken uygulanan bayrak protokolü bir hayli gürültü koparmıştır. TC, henüz ilan edilmemiş olmasına rağmen devletten devlete protokolünü uygulayarak, muhtemel Kürt devleti karşısında tavrının ne olacağını gösteriyordu.

Nereden nereye… TC’nin sözcüleri değil miydi Barzani-Talabani’yi “postal yalayıcıları” vs. diye aşağılayan. Bu sıfatlara layık bulduğu insanlar nicedir gösterişli törenlerle karşılanıyor. “Diplomatik oportünizm, normal !” denilip geçilebilir. Aslında oportünizm dediğimiz o günkü koşullarla ilişkili reel politiktir. Bu gün, öncekine göre bir hayli değişmiş koşullardan bahsediyoruz. Şu örnek çarpıcıdır: Neçirvan Barzani “Türkiye’ye gittiğimde” diyor, “bir yetkili bana ünvanın ne diye sordu, başbakanım dedim. Olmaz dedi ve bir kez daha sordu, yine başbakanım dedim. Türk devleti hiçbir zaman Kürtler’in bir başbakanı olsun istemez, haz etmez.” (N. Barzani’den aktaran M. Karayılan). Aradan geçen 12 yıl içerisinde TC için çok şey değişmiş olmalı ki Mesut Barzani’e Devlet Başkanı protokolü uyguluyor. Bu köklü değişim kimileri tarafından, Tayyip ve yakın çevresinin kurduğu kişisel çıkar ilişkileriyle açıklanıyor!.

Hatırlayalım: Tayyip’in damadı Berat Albayrak’la, IŞİD’in kaçak petrolü arasında ilişki kurulmuş, bizzat Rusya tarafından B. Albayrak’ın IŞİD petrolleri ticareti yaptığı söylenmişti. Bu konu Barzani’nin “Petrol IŞİD’e değil bize ait.” demesiyle kapatılmıştı. Yani Tayyip ve Barzani arasında böylesi güçlü “dostluklar” var. Bu dostluğa Wikileaks’in 24.12.2016’da sızdırdığı gizli yazışmalarda da rastlıyoruz. Sızan bilgiye göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Hükümeti, Türk Hükümeti’ne 5 milyar dolar karşılığında bazı petrol kuyularını satmayı önermiş. Teklifi sunan KBY’nin Tabii Kaynaklar Bakanı Aşti Havrami, teklifi alan ise B. Albayrak. (Aktaran: Fehim Taştekin, 02.03.2017). Görüldüğü gibi KBY’nin hakim güçleri Kürdistan zenginliğini “Tayyip oligarşisi”nin önüne saçmıştır. Şüphesiz KBY ve hükümetiyle TC arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin seyrini buradan hareketle açıklayamayız. Bugün KBY’den bir Kürt devleti ilanına doğru sıçrama yapılıyor ve TC devleti bu gelişme karşısında olumsuz bir tavır almayacağı mesajını veriyorsa TC’nin I. Kürdistanı’na dair politikasındaki değişikliğin nedenini başka yerde aramamız gerekiyor.

* * *

IKBY, bağımsız Kürt Devleti sürecinde en önemli eşikti. Bu eşik aşılınca, geriye uygun koşullar ve uygun bir konjonktürün yakalanması kalmıştı. Stalin yoldaş, çok uluslu devletlerin kararlı bir şekilde varlığını sürdüremeyeceğini, eni sonu dağılacağını söylerken bunun uluslar ve inanç grupları arasında tam hak eşitliğinin olmadığı, hakim ulus ya da inanç tarafından, diğer ulus ve inanç gruplarının boyunduruk altında tutulduğu devletler için geçerli olduğunu biliyoruz. Irak gerçekliğine baktığımızda, diğer ulus ve inanç grupları aleyhine bir ulus ya da inancın güçlü bir tahakkümü, baskısı yoktur. Fakat yine biliyoruz ki bu, şimdiki Irak’ın gerçekliğinden kaynaklanıyor. Açıkçası emperyalistler Irak’ın geleceği hakkında karar vermiş değildir. Bunun nedeni, bölgedeki çelişkiler dışında asıl olarak derinleşen ekonomik ve siyasi krizin, emperyalistler arasındaki çelişkiyi keskinleştirmesidir. Bu çelişkinin nasıl bir çözüme bağlanacağı hala belirsizliğini koruduğu için, Irak da dahil Suriye, Afganistan, vb. ülkelerin geleceği hakkında bir anlaşma sağlanamıyor. Bu ülkelerdeki durumla ilgili getirilen çözümler, iddiaları ne olursa olsun geçicilik taşır ve bu geçici çözüm de genelde birlik yapısının, merkezi devletin korunması yönündedir. Aynı yaklaşım yakın zamana kadar Irak için de geçerliydi. ABD başta olmak üzere tüm emperyalistler, Irak’ın toprak bütünlüğüne işaret ederek bunun korunacağını söylerdi. Türkiye, İran gibi bölge ülkeleri için de Irak’ın toprak bütünlüğü hayati bir sorundu. Emperyalistler, Türkiye, İran gibi ülkeler, esasında aynı politikalarını koruyor. Fakat Trump’la birlikte Amerikan emperyalizminin İran’a dair politikası bir kez daha değişikliğe uğraşmış, bu, Suriye dahil bir dizi konuda zincirleme politika değişikliklerini dayatmıştır. Amerika’nın Trump’ta sembolleşen çizgisi, İran’ı tecrit etme, Sünni aksı güçlendirme biçimindedir. Bu çizginin değişebileceğini, ama şimdilik kaydıyla uygulamada olduğunu belirtmeliyiz. ABD, bütün güç ve etkisine rağmen Irak’ta tam bir egemenlik kuramamış, Irak’ın kritik anlarda çubuğu Şiiler’den yana büken gerçekliğini değiştirememiştir. Bu, dolaylı dolaysız İran’la yakınlık demek, İran’la ortak paydalar oluşturmaktır. Barzani, Amerikan emperyalizminin değişen önceliklerini görmüş ve durumdan vazife çıkararak Bağımsız Kürdistan için referandumu gündeme getirmiştir. Münih Zirvesi’nin (Şubat 2017) öncesi ve sonrası KBY’nin (ve Türkiye’nin) İran’a dönük çıkışları, “Gerekirse İran’la savaşırız”, “Peşmergelerimiz İran’la savaşacak güçtedir.” gibi açıklamaları, emperyalistlerin edindiği İran sorununu kaşıyan, safını ilan etme amaçlıdır. Amerika’nın değişen İran politikası, İran’ın önünü kesmek ve İran’ın batısına bir tampon oluşturmak gibi hesaplar içeriyor. Bu politika ve hesaplar “bağımsız” bir Kürt devletinin ilanına dönük çıkışı tetikledi.

Aynı konuda TC’de de belli değişiklikler olduğunu görüyoruz. Öncelikle TC, Kürtler’in varlığını inkar eden çizgiden çoktan çıkmıştır. Dahası, Kürt sorununu çözme iddiası dahi oldu. Sonradan bu iddiayı Kürt sorunu değil, terör sorunu var düzeyine çektiyse de ortaya çıkan bu gelgitli durumun temel nedeni, başvurduğu oyalama taktiğidir. Oyalıyor çünkü ezilen ulus ve inanç kesimlerinin sorunu demokrasi sorunudur. Türk hakim sınıflarının ve onların devletinin faşist karakteri sorunun çözümüne engeldir. Egemenliği bizzat kendi niteliği nedeniyle çatırdayıp duran bir hakim sınıf ve devlet gerçekliği, neredeyse bütünüyle ayakta kalmaya odaklanır. TC bunu, şimdilik örgütlü muhataplarını yani Kürt Ulusal Hareketi’ni reddederek yapıyor. “Şimdilik” dememiz, uygulamadaki politikanın her an değişip, Kürt Ulusal Hareketi ile muhataplaşma ve çözümü tartışma biçiminde bir politikaya dönüşebileceğindendir. Türk hakim sınıfları için devletin faşist niteliğinin korunması temel bir sorundur. İdeolojik-siyasal-idari-hukuki vs. olarak bu niteliğe dokunmayacak çözüm biçimi ve muhataplar TC için makbuldür. Türkiye’de Kürt ulusal sorunu ve KUH’ne olduğu gibi, Irak’taki gelişmelere ve Kürt devletinin ilanı çıkışına da bu temel politika üzerinden yaklaşır. TC açısından sorun, olası bir Kürt devletinin, T. Kürdistanı’na ve KUH’ne etkisidir. Eğer etki pozitif olmayacak ve hatta kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarına hizmet edecekse TC’nin tavrı olumsuz olmaz.

Somutlamaya çalışalım:

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, kendi pazarı üzerinde önemli oranda hakimiyet sağlamış bir sınıfın egemenlik ve yönetim aracıdır. Bürokrat burjuva ve feodal karakterli bu sınıfın, emperyalist sermayeyle olan işbirlikçi (uşaklık temelinde) ilişkisi, bu sınıfı bölge hakim sınıflarıyla aynılaştırmıştır. Bu sınıf, geleceğini emperyalistlerin politikalarına bağlamış, emperyalist sistemde görmüştür. Bu nitelikte bir sınıfta yurtseverlik olmaz, aranmaz da. Böyle bir sınıfın egemenliğinde kurulacak bir Kürt devleti emperyalist zincirin yeni bir halkası demektir. Türk hakim sınıfları KBY’nin hakim güç ve sınıflarıyla aynı kampta olduğunu görmüş, anlamıştır. Her iki egemen sınıf, dost ve düşman ayrımında ortaklaşmıştır. Gerici dünyanın çıkarları ve geleceği, bunların siyasetini ve stratejisini belirlemiştir. Türk hakim sınıfları bu ve benzer nedenlerden dolayı bir Kürt devletinin ilanına olumsuz yaklaşmaz.

Türk hakim sınıflarının bugün ve önümüzde dönem çıkarları Irak’ın bütünlüğündense, bir Kürt devletinin kuruluşuyla örtüşüyor. Başika’da Türk askeri varlığına son verme konusunda Irak Başbakanı Haydar el Abadi’nin tavrı ve kararlılığı adeta TC’ye “Burada size ekmek yok” gibiydi. Abadi’nin, Irak halkı onurlu bir halktır, çıkışı TC’nin oldu bittilerine seyirci kalmayacaklarını anlatıyordu. TC, bugünkü ve önceki Nuri el Maliki yönetimiyle eğer hep gerilimli bir süreç yaşadıysa, bu farklı bölge politikalarına ve çıkarlarına sahip olmalarından dolayıdır. Nuceyfi kardeşlere dayanarak Irak’ta Sunni aşiretlerle iş tutmaya ve bu aşiretlerle Irak ve bölge siyasetinde etkili olmaya çalışan TC, bu hamlesinde başarısız olmuş ve esasen dıştalanmıştır. Irak’ın özellikle iç politikası Şii ağırlıklı olmaya devam edecek ve bu pek değişmeyecektir. Şüphesiz içerideki denge ve bunun üzerinden kurulu güç ve siyasi süreçler dışarıyla da ilişkilidir. Ve bu, İran’la ilişkilere olumlu yansımaktadır. Irak’ın ortaya çıkan ya da çıkmış olan bu genel gerçekliğinin yanına KBY’deki değişimleri koyduğumuzda, TC’nin Kürt devletine neden sıcak bakabileceği anlaşılıyor. KBY’deki hakim sınıf yapısına değinmiştik. Türk hakim sınıflarıyla bir doku uyuşması mevcut. Yanı sıra, KBY Kerkük’ü (ve yakında Musul’u) egemenlik alanına katarak önemli bir ekonomik imkan elde etmiştir. Kürdistan pazarından pay kapmaya çalışan TC için bu oldukça cezbedicidir. Türkiye’ye KBY petrolünün dünya pazarlarına ulaştırılmasında aracı kılan Türk hakim sınıfları sırf bu rolüyle dahi önemli bir gelir elde ediyor. Merkezi Irak Hükümeti’nin engel ve sınırlamaları dikkate alındığında TC’de Kürt devletinden yana eğilimin güçlü olacağı görülüyor. Tabii Kandil dışında Şengal’e açılmış, Ezidiler içerisinde önemli bir güç biriktirmiş olan PKK, ve karşısında KBY’nin tavrı, TC ile örtüşen politikaları da eklemeliyiz. Barzani-KDP’yi ihtiyaç duyduğu her durumda yanında bulan TC, süreç bir Kürt devletine doğru evrildiğinde bu imkandan fazlasıyla yararlanacaktır.

* * *

Sadece Irak ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilişkiler, bu ilişkilerin seyri nedeniyle dahi bir Kürt devletinin ilanında TC engelleyici değil kolaylaştırıcı olmasa bile nötr hareket edecektir. TC’nin KBY, özellikle de Barzani-KDP ile ilişkileri, bu ilişkilerin iç ve dış politikada yansımaları dahi kurulacak bir Kürt devletinin ezilen uluslar, inançlar, ezilen cins ve sınıfların yanında değil, bölge gericiliğinin parçası olarak hareket edeceği, rol üstleneceği açıktır. Durumu böyle görmemiz, Irak’taki Kürt ulusunun ayrılıp ayrı bir devlet kurma hakkına karşı çıktığımız biçiminde anlaşılmamalıdır. Biz komünistler, ulusların gönüllü birliğinden yanayız. Biliyoruz ki bu, Kendi Kaderini Tayin Hakkı’yla birlikte olur. Dolayısıyla gelecekte nasıl bir devlet olacağı sorusuna takılmadan, kayıtsız şartsız Irak’taki Kürt ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı savunur, bunu reddetmenin ya da karşısında durmanın şovenizm olduğunu ilan ederiz.

 

Suriye Kürdistanı

Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) Cizre, Kobane, Efrin kantonlarının kurulması ve Şubat 2014’te özerkliklerini ilan etmeleri, bir başlangıç olarak Suriye Kürdistanı için önemli bir aşamaydı. Suriye Kürdistanı’nın statüsü sorununda asıl büyük çıkış, Mart 2016’da “Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Federal Sistemi”nin ilanıydı. Bu tanımlamada “Rojava” ismi daha sonra çıkartılmış “Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu (DKSF)” ismini almıştı. Tanımlamada Rojava’nın çıkartılmış olması KDP ve onunla ilişkili ENKS’de tepkiyle karşılanmış, PYD’nin S. Kürdistanı’nın çıkarlarına aykırı bir çizgide olduğu biçiminde değerlendirilmiştir. Rojava isminin çıkartılmasıyla ilgili bir açıklama da Cemil Bayık’tan gelmiştir (10.04.2017). Bayık; “Rojava’nın çıkartılması bizce yanlış değil” demiş ve şöyle devam etmiştir: “Kuzey Suriye Federasyonu tamamen Rojava’dan oluşmuyor. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu’nda birçok Arap kenti de vardır. Örneğin Şeddede, Hol, başka kent ve kasabalar var. DKSF’ye Rojava’yı eklemek yanlış algılar oluştururdu.”

Bugün Suriye, emperyalistlerin karşı karşıya durduğu ve birbirlerini yokladıkları bir ülke durumundadır. Başını Amerika’nın çektiği “batılı” emperyalistler ve Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi bölgenin gerici güçleri, şimdilik örgütledikleri ve destekledikleri çeteler üzerinden Suriye’de etkili olmaya çalışıyor. ABD ve diğer batılı emperyalistlerin Suriye’ye dönük ilgileri görünürde IŞİD içindir. IŞİD için seferber olmuş gibidirler. Hatta ABD önderliğinde “IŞİD’e karşı” kurulduğu söylenen ve yaklaşık 40 ülkenin desteklediği bir koalisyon gücü de mevcuttur. Arada bir attıkları bombaları saymazsak, bu koalisyon kurulduğu günden (Eylül 2014) bu yana IŞİD’e dönük pek bir şey yapmamış, Cenevre görüşmeleri ve ateşkes anlaşmalarıyla zaman geçirmeyi tercih etmiştir. Bu koalisyon, Obama’nın öncelik “Esad değil IŞİD’tir” açıklaması sonrası kuruldu. Bu arada irili ufaklı halk düşmanı yüzlerce çete örgütlenmesi etkili saldırılarla rejimi sıkıştırır duruma gelmiş, kontrol ettikleri alanları genişletmişlerdir. Esad sıkıştı, gitti gidiyor denildiği bir süreçte, Rusya sahne almıştır. Rusya diğer çete güçlerine de IŞİD gibi davranacağını söylemiş, ve bu güçlerin ellerindeki bölgeleri bombardıman altına almıştır. Rus uçağının TC tarafından düşürülmesi tam bu süreçte olmuştur. Uçak elbette bir yanlışlık veya FETÖ’cü bir plan sonucu düşürülmedi. Bu, Amerika’nın cihadistlere karşı tavrı nedeniyle, Rusya’ya Türkiye eliyle yaptığı bir uyarıydı. Amerika açıkça cihadist çetelerin koruyucusu, kollayıcısı olmuştur. Yine de rejim ilerleme kaydetmiş, IŞİD ve El Nusra dışındaki cihadist çeteler darbelenmiş, önleri kesilmiştir. Bugün Suriye’nin ayakta kalması Rusya, İran ve Hizbullah sayesindedir. Bu güçlerce desteklenmiş Baas rejimi, öncesine göre durumunu bir hayli güçlendirmiştir. Astana görüşmelerine bu koşullarda gidilmiştir. TC’ye verilen kimi tavizlerle birlikte Halep, rejimin eline geçmiş, Halep’in Kuzey’i ve Palmira dahil, Halep’in Doğu’suna doğru rejimin yayılması, egemenlik kurması mümkün olmuştur. Esad ve müttefikleri İdlib’i alarak, kuzeyde Efrin’ e kadar olan bölgeyi çetelerden temizlemeyi gündemine almış ve hatta sıra İdlib’te diye hedef açıklamışlardı. İdlib’in rejim tarafından bombalanması (04.04.2017) ve ardından İdlib’te kimyasal silah kullandığı iddiasıyla, Han Şeyhun Havaalanı’nın Amerika tarafından bombalanması gibi gelişmeler yaşandı. Rejim ve müttefikleri İdlib’te kimyasal silah kullanılmadığı iddiasındadır ve OPCW-US’den (Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü) İdlib’te inceleme yapmaları talebinde bulunmuştur. Amerika bu talebi reddetti. Esad ve Rusya, İran, farklı amaçlar nedeniyle, İdlib senaryosunun yazıldığını söylüyor. Bu arada Trump ve diğer Amerika’lı yetkilier tıpkı İran gibi Suriye politikalarının da değiştiğini, Esad’ın devrilmesi gerektiğini açıkladı. Önümüzdeki günlerde Suriye’ye dönük bir Amerikan saldırısının konuşulacağını, daha da ileri giderek Amerika ve müttefik askerlerinin Suriye’ye gireceği gibi konuların gündeme geleceğini söyleyebiliriz. Bu olasılığın hiç de zayıf olmadığını, TC’nin de aktif bir görev alabileceğini beklemeliyiz.

Bütün bu gelişmelerin dışında, ya da bu gelişmelerle birlikte bir de YPG’nin belirleyici olduğu Demokratik Suriye Güçleri (QSD)’nin ABD desteğinde başlattığı “Fırat’ın Gazabı” hamlesi var. Kasım 2016 tarihinde başlatılan bu hareket, Rakka’nın kuşatılması ve Rakka içlerine doğru ilerleme biçiminde gelişiyor. IŞİD’in Başkent olarak ilan ettiği, kurumsal yapısını sürdürdüğü ve önemli bir güç yığdığı Rakka, kolayca düşmeyecekti, bu biliniyordu. Yaklaşık 30 km uzaklıktaki Tabka’ya Amerikan askerleriyle birlikte QSD güçlerinin kaydırılması, Rakka’yı kuşatma taktiğinin bir parçasıydı. Tabka henüz IŞİD’den temizlenmiş olmasa da önemli bir kısmının ele geçirildiği ve son vuruşun yapılmak üzere olduğu belirtiliyor. Yapılan açıklamalara göre Rakka’da da sona doğru yaklaşılıyor. PYD eşbaşkanı Salih Müslim’in Rakka’nın geleceğiyle ilgili açıklaması tam bu arada olmuştur. Reuters’a yaptığı açıklamada (27.03.2017), “Rakka IŞİD’den temizlendikten sonra kentin nasıl yönetileceğine Rakka halkı karar verir.” dedi ve devamında şunları söyledi: “Biz, demokratik federal sisteme dahil olmasını ister, bekleriz. Çünkü projemiz tüm Suriye içindir. Rakka dost eller tarafından yönetilmeli, bu olmazsa tüm Suriye’ye, özellikle Kuzey Suriye’ye, yani özerk yönetimlerin bulunduğu federal sisteme tehdit oluşturacaktır”. PYD’nin politikası S. Müslim’in ifade ettiği gibiyse, Fırat’ın Gazabı başarıya ulaşıp Rakka IŞİD’den temizlendikten sonra da QSD’nin Doğu’ya ve Güney’e doğru, IŞİD’in elindeki kentleri, köyleri özgürleştirmek üzere yola devam edecek demektir. Kuşkusuz bunun için öncelikle Amerika’nın ne düşündüğü, nasıl bir politikaya sahip olduğu önemli, hatta belirleyicidir.

* * *

Suriye Kürdistanı’nın statüsü sorununda, Kürt Ulusal Hareketi’nin muhatabı bizzat rejimin kendisidir. Fakat sadece fiili durumun geçerli olduğu, ve bunun da güçler dengesine bağlı bulunduğu bugünkü koşullar, sorunu rejimle müzakere etmeye elvermiyor. Bugün açısında KUH için fiili kazanımları korumak ve geliştirmek esas meseledir. Suriye’deki KUH’nin gelişimini, kazanımlarını ve gücünü tehdit eden, her an bunlara saldıran, saldırabilecek olan rejim değil TC devleti ve onun beslediği çete güçleriyle IŞİD ve El Nusra’dır. KUH ve ortak hareket ettiği diğer ulus ve inanç topluluklarına ait kitleler bir yerde Amerika ile, bir başka yerde Rusya ve rejim güçleriyle müttefik olabiliyor, anlaşmalar yapabiliyor. Böyle olması esasında çıkarların örtüşmesindendir. Örneğin El Bab’ın ardından daha derine ve Menbiç’e doğru uzanmaya çalışan TC ve beslemesi ÖSO’ya karşı Rusya ve rejimin yanısıra Amerika’nın desteği alınmıştır. Amerika ve Rus emperyalizminin askerleri Menbiç’te bayrak sallayarak, rejim ise hızla El Bab’ın Güney’ini alıp Menbiç’e dayanarak TC’ye hareket serbestisinin sınırlarını göstermişlerdir. Demokratik Suriye Güçleri (QSD) olarak Amerikan askerleri ve silah gücüyle birlikte IŞİD’e saldırmak, Fırat’ın Gazabı gibi bir büyük hamleyi başlatmak da böyledir. PYD ve onun önderlik ettiği QSD’yi Rusya ve Amerika ile girdiği askeri ve siyasi ilişkiler nedeniyle eleştirmek gerçekçi olmayacaktır. Hele ki PYD’yi, emperyalist politikalarla bütünleşmiş, onun bir gücü olarak değerlendirmek aşırı darlıktır. PYD ve önderlik ettiği QSD, ulusal demokratik muhtevasını korumakta, uluslar ve inanç toplulukları arasında demokratik bir ilişkinin gelişmesi ve hakim olması yönünde hareket etmektedir.

Kürt Ulusal Hareketi’nin, yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz gerçekliğine rağmen savunmuş olduğu federasyon anlayışını, hareketin geleceği açısından bir sorun olarak görüyoruz. Salih Müslim’e ait cümlelerden de anlaşılacağı gibi “demokratik federal sistem” diye adlandırdıkları siyasal-toplumsal proje, mevcut sınıf ilişkileri değişmeksizin gerçekleştirilebilir görülüyor. Bu, Öcalan paradigmasının bir sorunudur. “Demokratik federal sistem” Esad’lı ya da aynı ayarda bir başka sembol altında gerçekleşebilirmiş gibi görünüyor. Bu güçlerin gerici güçler olduğu, demokrasi ile bir arada olamayacakları henüz kavranmamıştır. Oysa Irak deneyimine bakmak dahi durumu anlaşılır kılabilirdi. Emperyalist sermaye ve uşakları demokrasiyle bağdaşmazlar. Bu açıdan C. Bayık’ın ANF’ye verdiği röportajda (Nisan 2017) Amerikan emperyalizminin “Rojava’daki devrimci güçleri, demokratik Suriye’nin oluşumunda temel bir zemin olarak” gördüğü iddiası da doğru olmayıp, emperyalizm hakkında hatalı anlayıştan kaynaklanıyor. Bu anlayışın Osman Öcalan’ın bir zamanlar söylediği emperyalistlerin değiştiği ve günümüzde “demokratik sömürgeci” bir nitelik kazandığı görüşünden farkı yoktur. Aynı röportajda, PKK ile ABD arasında ideolojik ve siyasi farka dikkat çeken Bayık, “ama [ilişkileri] günümüz dünyasında demokratik ölçüler ve demokratik zemin çerçevesinde yürütmek mümkün” diyor ve devamında “nasıl ki ABD ve Avrupa içinde partiler demokratik ölçülerde siyasal mücadele veriyorsa, buna sosyalistler de dahilse, o zaman bizimle ABD arasında da ideolojik-siyasi farklılıkların genel demokratik zihniyet ve kriterler çerçevesinde savaşa ve şiddete başvurmaması mümkün.” diyor. Burada C. Bayık ABD’yi “etkilemek” gibi taşra politikacısı vari bir kurnazlık gütmüyor veya mesaj vermeye çalışmıyorsa, konuya fazlasıyla yüzeysel baktığını ve emperyalizmin gerçekliğini kavramaktan uzak olduğunu söylemek durumundayız. C. Bayık, “Avrupa ülkelerinde de böyle” derken, ezilen ulusun kurtuluş hareketi olduğu gerçeğini unutmuş veya yadsımış gibidir. Her parçadaki Kürt ulusunun, Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nın gasp edilmiş ve dört parçadaki hakim ulusların hakim sınıfları tarafından boyunduruk altında tutuluyor olmalarının, tutulmalarının baş sorumlusu emperyalizmdir. Öcalan çizgisi UKKTH’nı ilkesel olarak reddettiği ve bu siyaset yerine anayasal dönüşüm siyasetini benimsediği için, savaşa, şiddete yönelmeden bir ulusal mücadele yürütülebilir… Bu noktada Bayık’a hak verebiliriz fakat demokratik bir ülke istemek, bütün uluslar için tam hak eşitliğinin geçerli olduğu demokratik ülke talep etmek, emperyalizmi hedeflemeden şiddete, savaşa başvurup onu zafere taşımadan mümkün değil. Yani söylediğimiz gibi “ideolojik ve siyasal mücadelenin kaderinin değiştiği bir dönem” yoktur. Öyle bir dönem gelmedi. Bayık’ta rastladığımız görüşler, Öcalan çizgisinde etkin olan görüşlerdir. Bu çizgi demokratikleşmeyi, evrimsel bir süreç olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla Suriye ya da Türkiye için geliştirdiği demokratik federal sistem anlayışı mevcut yapının korunduğu koşullar içerisinde gerçekçi değildir. Suriye, federal bir sisteme geçebilir. Kısmen Irak’ın geçtiği gibi. Fakat nasıl ki Irak’ın demokratik bir ülke olduğu iddia edilemez ise, emperyalizm eliyle ya da işbirlikçilerinin dönüşümüyle gerçekleşmiş olası federal Suriye de demokratik olamaz. Suriye’deki Kürt Ulusal Hareketi, yukarıda kısmen değindiğimiz demokrasi, federasyon, emperyalizm ve benzeri görüşleri nedeniyle kaygan bir zemindedir. Özellikle Suriye’nin geleceği hakkında iyimser diyeceğimiz seçenekler bu kadar azalmışken, saldırı ve işgal, olasılık olmaktan gittikçe çıkıyor, gerçekleşme yönü güçleniyorken, bu ideolojik ve siyasi çizginin devrimci yönde değişmesi daha bir aciliyet taşır. Biz dostları olarak eleştiri, öneri ve uyarılarımızı yapmayı sürdüreceğiz.

* * *

Suriye’de bugün için geçerli olanın fiili durum olduğunu söylemiş, ayrıca bunun geçiciliğine değinmiştik. KUH açısından, Menbiç-Efrin arası bölgede, ÖSO ve TC’nin (Fırat Kalkanı Hareketi bitti demesine rağmen) varlığı bir sorundur. Bu durum, şimdilik Rojava’nın birliği önünde bir engeldir. Ancak ister ÖSO görünümü altında olsun isterse açık olarak bulunsun söz konusu bölgede TC ve ÖSO varlığını uzun süre sürdüremez. Ya Rusya destekli rejim eliyle ya da Demokratik Suriye Güçleri (QSD) tarafından çıkartılacaktır. Ancak Suriye’nin geleceğinin belirsizliği, her an farklı bir aşamaya geçebilir durumu, TC’yi vazgeçmemede ve yeni hesaplar, arayışlar ve hamleler yapmada cesaretlendiriyor. Üstelik Suriye sofrasında pay alma ya da karşıtlarının konumunu zayıflatma konusunda yalnız da değil. TC, Barzani-KDP ile geliştirdiği ilişkiyi Rojava ve hatta Suriye’nin bütününe taşımıştır. Barzani’nin Rojava özgülünde ENKS üzerinden etkili olma çabaları biliniyor. Rojava’da etkili, mümkünse hakim olmak istiyor Barzani. TC ise var oluşu için tehdit gördüğü bir gücü, etkisizleştirmiş, gücünü sınırlamış olacak. Yani her ikisinin de hesabı basit.

Barzani’nin Rojava’ya dönük hazırlıkları ENKS’yi güçlendirmek ve Rojava’nın siyasal-sosyal yaşamında etkili olmakla sınırlı değil. Barzani, silahlı bir ordun yoksa hiçbir şeyin yoktur (Mao) ilkesini gayet iyi bildiği için böyle bir gücün oluşturulmasına odaklanmış ve 10 bin kişiden oluştuğu iddia edilen “Roj Peşmergeleri” adlı bir güç ortaya çıkarmıştır. KDP açıklamalarına göre Roj Peşmergeleri IŞİD’e karşı kullanılmak üzere ve Rojava’nın güvenliği için oluşturulmuştur. “Roj Peşmergeleri”nin Rojava’ya nakli ve nasıl bir yapılanmaya gidecekleri Tev-Dem’le KDP arasında uzun görüşmelerin konusu olmuş ve Tev-Dem kaynaklı açıklamaya göre YPG’ye bağlı, YPG içinde bir güç olarak kalmalarına karar verilmiş. Anlaşma böyleyse eğer, bunun yaşama geçip geçmeyeceği henüz belli değil. TC’nin ÖSO ve Roj Peşmergeleri’ni birleştirerek Rakka Hareketini gerçekleştirme yönünde Amerika’ya öneri sunduğu medyaya yansıyan haberler arasındaydı. PKK’yi Şengal’den atacağız iddiasıyla Ezidi YBŞ güçlerine saldıranların Roj Peşmergeleri olduğunu hatırlayalım. Meselenin Şengal boyutu şu açıdan önemlidir: TC-Barzani ortaklaşması, Şengal’den girerek IŞİD’le savaş görünümü altında Suriye’nin Doğu’su ve Kuzey-Doğu’sunda etkili olmak gibi bir hesabı da kapsıyor. Bu gelişmeler, Barzani’nin üstlendiği rolün Rojava özgülünde de pek “hayırlı” olmadığını gösteriyor. KBY kökenli ve KDP etkisindeki haber siteleri TC’yi Menbiç’e dönük olası bir saldırıdan vazgeçirmek üzere Menbiç sınırındaki 3-4 köyün PYD tarafından rejim güçlerine bırakılmasını “PYD Menbiç’i rejime teslim etti” diye vermişti. Yine bu haber siteleri, “PYD Azez bölgesini ÖSO’ya bırakıyor” (17.04.2017) diye haber yapmıştı. Bu haberde işlenen tema da ilginçti. “Binlerce Kürt gencinin yaşamları pahasına elde ettikleri topraklar rejime, ÖSO’ya bırakıyor.” deniliyor ve PYD’nin ihanetçi olduğu algısı yaratılıyordu.

Irak ve Suriye Kürdistanı’nın statü sorunları önümüzdeki günlerde gündemde olmaya devam edecektir. Yalnız aynı zaman aralığı kendi içinde, emperyalistler tarafından Suriye’ye dönük bir hareket olmak üzere, farklı gelişmeleri de barındırıyor. Irak ve Suriye’deki Kürt Ulusal Hareketi, farklı güç ve imkanlara sahip olmakla birlikte, farklı sınıfların önderliği altındadır. Kürt ulusu gibi ezilen ve aynı zamanda güç olarak hatırı sayılır bir durumda olan bir dinamiğin bölgenin içinden geçtiği bu kritik süreçte ezilen uluslar ve ezilen halklar lehine bir rol oynaması pekala mümkündür. Fakat Barzani önderliğindeki I. Kürdistanı güçleri, emperyalistler ve bölgenin TC devleti gibi gerici faşist devletlerinin yanında saf tutmuş durumdadır. Ulusal çıkar kavramını bütünden kopararak ayrıca ulusal çıkarı, ulusun hakim sınıfının çıkarı derekesine düşürmüş olarak geliştirilen her siyaset, ezilen ulus ve ezilen halklara, onların mücadelelerine zarar, emperyalizme güç verir. Özellikle Irak Kürdistanı güçlerinin bunu görmesi gerekir.