Anasayfa / Türkçe / Beş Kadın yoldaşımızı demokratik halk devrimi, Sosyalizm ve Komünizm mücadelemizde yaşatacağız !

Beş Kadın yoldaşımızı demokratik halk devrimi, Sosyalizm ve Komünizm mücadelemizde yaşatacağız !

2 Şubat 2011 tarihinde Partimiz TKP/ML önderliğindeki  TİKKO’ya bağlı 5 kadın Halk savaşçısı gerilla Sefagül Keskin, Nurşen Aslan, Gülizar Özkan, Fatma Acar ve Derya Aras Dersim’de, kaldıkları kış barınma sığınağının çökmesi sonucu şehit düştüler.

Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın ardılları olarak TKP/ML önderliğindeki TiKKO saflarında  gerilla savaşında ısrar eden,  ülkemizde devrimin imkanlı hale gelebilmesinin ancak silahlı mücadele yoluyla gerçekleşebileceğine olan inançlarıyla canbedeli mücadeleye atılan, 5 Kadın yoldaşımızı  demokratik halk devrimi, sosyalizm ve Komünizm mücadelemizde yaşatacağız !

 

 

alibogazi uzerine

2 Şubat 2011 tarihinde 4 kadın yoldaşıyla birlikte Aliboğazı’nda şehit düşen yoldaşlardan biri olan TKP/ML Merkez Komitesi Üyesi ve TİKKO Siyasi Komiseri Sefagül Kesgin tarafından 2010 kışında Aliboğazı’nda kaleme alınan bir yazısını onun anısına paylaşıyoruz.

 

Aliboğazı’nda izler, tanıklar…

Hayaller gerçektir. Gerçekten süzüldüğü için!

Hayaller gelecektir, geleceğin parçası olduğu için!

Zulmün hüküm sürdüğü zamanda, isyan türkülerinin söylendiği, türkülerin rengini acılardan aldığı, acıların mavzere sürüldüğü bir zamandadır Aliboğazı yine… Bugünün düne gelecek, dünün bugüne geçmiş oluşu ve yarına yüklü adımlarla gerilla bir başkadır Aliboğazı’nda.

Aliboğazı ile köyler arası gerilla için, geçmişle gelecek arasında bir yolculuktur adeta. Geçmişle gelecek, hayaller ve gerçek öylesine iç içedir ki. Doğaya ait olan ne varsa 38’e, 90’lı yılların zulmüne tanıklık edişiyle geçmiş, sömürü ve zulümsüz bir dünyanın savaşçısı gerillayı bağrına basışıyla gelecek olur Aliboğaz’ı. Vadinin yaşayan yanı gerilla; ağaçların, taşların, yıldızların, çiçeklerin dile gelmesini arzular çoğu zaman… Çünkü çok şeyin tanığıdır onlar. Vadiye inişin yorucu müjdecisi Bozan patikasının ilk adımları, geçmişle gelecek arasındaki yolculukta geçilmesi zorunlu bir köprüdür. Geçemezsen geçmişle yüzleşemezsin, geçemezsen geleceği kucaklayamazsın. Çelişkilerin girdabıdır Bozan patikası. Kararlılıkların keskinleştiği-silikleştiği, solukların tıkandığı açıldığı anları en çok Bozan’da yaşar gerilla. Bozan patikasından sonra tarihin sessiz tanıklarıyla konuşmaya başlar gerilla. Vadinin derinlikleri ile zirveler arasında gezinen gerilla gözlerine, doğudan ince bir duman ilişir. Araziyi saran vefakar ormanlardan yükselen dumanları tanır gerilla. Havanlarla yangın bombalarıyla her yıl yakılan ormanlardan yükselen duman değildir bu. Üstelik ’95 yılında boşaltılan Anuklu köyünün inatçı kavaklarının az ötesinden yükselmektedir. Yıllar önce boşaltılan köyde bir yaşam belirtisi olmasını ne çok isterdi gerilla. Bir çoban ateşi olsaydı mesela, bir Newroz ateşi… Ya da nasırlı ellerin arsında yoğrulan bir ekmek ateşi… Oysa duman aylar önce düşmanın vadi ve çevresindeki ormanı yakmak için attığı havanlardan sonra çıkan yangının izleridir. Nasıl olur da onca zamana yağmura rağmen sönmemişti diye düşünürken, dumanın olduğu yerin köylülerin hayvanlarının gübrelerini biriktirdikleri sulon dedikleri yer olduğunu yorumlar gerilla. Hani dumanın bu ısrarının bilimsel yorumu bir yana gerilla anlam yüklemeden edemiyor inatçı dumana.

Patikanın son on dakikasında gerillayı önce ılık bir rüzgar karşılar. Bitmesini istemez yavaşlar ve pencere misali aralanan ağaçların arasında aşağısı pürüzsüz bir manzara. Yıllar önce boşaltılan köyün izleri… Artık harabe bile denemeyecek derecede silikleşen köyden tek kalan beyaz bir loğ taşı, bir de 24 numara çocuk lastiğinin sol teki. Bu tek lastiği eline alan her gerillanın gözleri nemlenir önce, yıllar öncesi çocukların cıvıl cıvıl koştuğu, oynadığı, kadınların dere kenarlarında çamaşır yıkadığı, çobanların davarları sürdüğü Aliboğazı canlanır, rengârenktir hayaller. Sonra kararır her şey, dipçikler, postallar, namlular, işkenceler, yakılan evler, köylerini terke zorlanan insanlar…

Aliboğaz’ı insansızlaştırılır. İzler kalır bir de sessiz tanıklar. İşte düşlenenin bu anında gerilla gayri ihtiyari daha çok kavrar kleşini. Yeminlerini tazeler. Bu küçük tek lastik ne çok şey anlatır da anlatılamaz. Küçük lastiğin üzerinde arta kalan ve silikleşen her ayrıntıya kilitler gözlerini gerilla, “Samsun Canik, tel: 23 46” dışında bir iz yoktur. Yaşananlara dair bir iz bulmaya öyle kilitlenmiştir ki bir hayal kırıklığına uğramışçasına gözlerini ayırır küçük lastikten. Şimdi bu küçük lastiğin sahibi nerdedir, ne yapar bilinmez ama bilinir burada bıraktığı yalnızca tek lastiği değildir. Şimdi bu küçük lastiğin sahibi onu elinde tutan ellerin dünün öfkesinde yarının kudretinde silahları kavrayan gerillaları hatırlar mı bilinmez ama bilinir hesaplar sorulacak ve yarınlar kurulacaktır. Yaşam çelişkilerden ibaret ya… Yaşam kadar ölüm de saklı toprakta, yaprakta, suda… Ölenlerin hınca hınç çığlıklarınca akıyor Tağar çayı. Şu sıralar dinginleşmiş diyorlar. Ne de heybetli akarmış meğer ’95’lere kadar hele ’38 öncesi… Tanıklık ettiklerinin acısını unutuşu olamaz onu dinginleştiren. Sesine ses katan çocuk cıvıltıları yok, viraneye dönmüş yakılan evler acılı acılı bakıyor. Nasıl aksın ki! Her mevsim acının rengini yaşıyor Tağar. Baharda yaprağın çimenin yeşiliyle ağlaşıyor… Her yağmurda gökyüzüyle buluşuyor topraktan süzülen acılar kan kırmızısında Tağar’da akıyor. Vadiye yolculuğunda Tağar’a inen gerilla, ayaklarını kesen soğukta “yalnız değilsin” diyor “yine buradayım” diyor. “Yaşayan direnen savaşan yanımla buradayım” diyor.

Yalancı bahar denilen sonbahar çiçekleri sarısıyla, moruyla patikanın kenarlarını süslüyor nazlı nazlı. Ve ürkek… Belli ki ölümün toprağa akan kırmızısını vermek istemeyişinin ürkekliği… Ölümün toprağa karışan rengini vermekse baharda açan lalelere kalmış. Sanki boy verse görecekler ve soracaklar “neden bu kadar kızılsın” ve yanıtlayamayacak “38 baharından beri daha bir kırmızıyım, kan kırmızısı… Çocuk kanı, kadınkanı, yaşlı kanı yani insan kanı… öyle aktı ki köküme kaldıramam ölümün kırmızısını. Köküme akanda isyan kırmızısı da olamasa solardım, kururdum ve açamazdım ‘38 den bu yana. Kırmızı bende ölümün kırmızı bir de isyanın…”

İnsansızlaştırılarak lal edilen Aliboğazı gerilla ile dile geliyor. Önce gözlere ilişen ve gerçeğe ait her ayrıntı gerillanın bilincinden ve yüreğinden süzülüyor. Geçmiş ve geleceğin tek vücut olduğu gerillanın Dersim’e dair tarih bilincinin bilendiği vadideki yolculuk vadinin Amutka Karakolu yönündeki girişinde, köylülerce “mıx taşı”, gerillalarca “Şilan Karakolu” olarak bilinen kayalığa eriştiğinde daha bir anlam kazanıyor. Nedeni patikanın kenarındaki kaya parçasının üzerinde çakılmış olan mavzer mermisi kovanları. Anlatılanlara göre ‘38 direnişçilerinden kalabalık bir grup direnişin bastırılmasından kısa bir süre önce Aliboğazı’na çekiliyorlar. Grubun lideri Qopo’dur. Qopo, vadinin Çemişgezek yönü çıkışına yakın bir yerde vurulunca grup bir hayli zayıflıyor. Vadiye güçlü bir yığınak yapan devlet tam 272 kişiyi katleder kalanların payınaysa sürgün düşer. Bu katliamdan sonra vadiyi terk eden askerler girdikleri zafer sarhoşluğu ile bedenlere saplanan mermi çekirdeklerinden kalan kovanları kayalığın yarıklarına çakarlar. “Görev tamamlanmış, bir avuç asi öldürülmüş, kalanları esir alınmıştır.” Gerilla yeminlerini tazelediği bu düşüncelere, o büyük günden sonra köylerinden zorla kopartılan insanların bayram havasında Aliboğazı’na akışını ve mıx taşından geçerken gerillanın nişanına dokunuşuna dair düşleri ekledikten sonra devam eder. Her karışı yeni izlerle yeni tanıklarla dolu olan Aliboğazı’nın kapanmayan patikası gerillayı bir tanıkla daha buluşturur. ’95 yılında 5 PKK gerillasının kimyasal bombalarla katledildiği ve adını oradan aldığı kimyasal kayalıklarına ilerler gerilla. Yakın geçmişin izleriyle karşılaşmayı umarken kayaların arasında paslı bir demiri fark eder. Uzanır ve alır eline. Adımlar durmuştur ancak yolculuğu devam eder gerillanın. Kokusunu mis kokulu çiçeklerden alan, derelerden akan suda yıkanan entarileri, mintanları dümdüz eden köz ütüsü… Dokunduğu kumaşı bayrama, düğüne hazır eden köz ütüsü… Çoğu artık antikacı raflarında yerini alırken, bir tanesi harabeye dönmüş değirmenin karşısındaki kayalıkların arasında bir çocuk gibi saklanmış sanki. Yıllar sonra bulunmayı beklermişçesine gerillanın eline değiveriyor. Vadideki diğerleri gibi unutturulmaya çalışılan bir tarihin sessiz tanığı iken gerillanın elinde dile geliyor. “Bayramlar, baharlar bensiz olmazdı. Gücümü içimdeki kordan alırdım. Sonra bayramlar olmaz oldu, düğün yeri mahşer yeri oldu. Gücümü aldığım közü en son evlerin, insanların yakıldığı yangınlardan sonra gördüm. Benim közüm bayramdı, bahardı ama o köz ölümdü, zulümdü. Ateşin ateş, közün köz olmaktan utandığı günlerdi. Prometheus’un ateşi tanrılardan çalışına lanet okuduğum günlerdi. Ateş yine çalınmıştı asıl sahiplerinden. Közü var eden ateşi yakan, kimin eliyse ona hükmediyordu. İçime köz almak istemedim yıllarca. Ta ki bir gerilla ateşinden sonra yapılan köz başı sohbetleri kulağıma ilişinceye kadar. Ateş yine asıl sahiplerinde dedim. Ateşin el değiştirdiği savaş devam ediyor, kuşkum yok ki ateşi zulüm için yakanlar, kurtuluş için yakanların ateşinde kül olacaklar. Sessiz bekleyişimin sabrı bundandır.”

Bir coğrafyanın taşını toprağını kutsal eden, o toprağa teri akanların, kanı akanların acılı, bir o kadar da baş eğmez yaşamlarıdır. İşte gerilla bu ağırlıkta bastığı toprağı daha bir kutsal kılan adımlarıyla ilerlerken tarihin bir başka iziyle karşılaşır. Dile gelen ne bir taştır, ne bir demir ne de bir ağaç ya da çiçek… Basbayağı bir zamanlar kanı olan, canı olan insan kemikleridir. Umulmadık zamanlarda umulmadık yerlerde karşılaşılan insan kemikleri hep ürkütür insanı. Ölümle yüzleşme anıdır böylesi anlar. Hâlbuki burada bambaşka şeyler yaşanır. Zaman ve mekan umulmazlık taşımaz ve an ölümle yüzleşme anı hiç değildir. Bilakis yaşamla yüzleşme anıdır. Anı ölüme değil yaşama endeksleyen yalnızca bulunan kemiğin küçük çocuklara ait oluşu, tamamlanma şansı verilmeyen bir çocuk ömrünün sınırlılığı, yaşanamayan yılların ağırlığı değildir. Bu küçük kemiğin göz çukurlarını dolduran bakışların rengi Tağar’ın bahar yeşili mi, sonbahar gazelinin bal sarısı mı yoksa vadiyi saran gökyüzünün mavisi mi yine bilinmez. ‘38’de bir mağarada katledilen bir çocuğa ait olan bu kemiklere dokunsa inciteceği hissine kapılan gerillanın canı yanar. Çığlık çığlığa yaşadıklarına anlam veremeyen çocuğun acısı gerillanın bedeninde değil yüreğinin taa derinliklerindedir. Değil mi ki yürek acısı acıların en büyüğü… Bunu, yanı başında şehit düşen yoldaşlarından bilir gerilla. Acıların en büyüğü yürek acısıdır. Kapanmaz öyle kolay kolay… Mağaranın sessizliğinde gerillanın kulaklarını sağır edercesine yükselen çocuk çığlıkları küçük bedene saplanan acıdan çok yaşananlara anlam veremeyişin çaresiz sesi… Çığlıkların dayanılmaz olduğu yerde küçük lastiğinin bir eşi vadide kalan çocuğun çığlıkları ekleniyor gerillanın kulaklarına. “Vadide kalan küçük lastiğim için değil ama o zamanlarda nenemin bana anlattığı masallar için çığlık çığlığayım. Anlattıkça ağlayan nenem, olmayan şeylere neden ağlar, ‘masallara ağlamaz ki insan’ diye sorarken çok geçmeden anladım. Omasallar gerçek olmuştu. Asla unutmayacak biçimde yaşadığım gerçektiler. Korkudan büyüyen gözlerimin önünde yakılan toprak evimiz, süngülenen, süründürülen dedem, babam her şey gerçekti. Nenemin gerçeğe dönen masalın kötü adamlarına ‘Ax lemine daye. Hirso heşt onca peyser amo. Döeve ne ma vesnay bonanema rıznay. Cini camert te dı qır kene. Mara az nı verdane. Sıma mara çı va zeni. Na zulım bı qey diyo.’* diyen haykırışı masal denen gerçeğin itirafıydı. Hani geceleri evimize gelen ablalar, abiler… Gerillalar yani… Onların anlattıkları, anlatırken ağlamadıkları, gülümsedikleri, geleceğe dair şeyler onlarda geçek olacak mıydı? Nenemin masalları gerçek olmuştu! O zaman onların anlattıkları da gerçek olsun. Olsun olsun da yakmasınlar köyümüzü, koparmasınlar bizi, babamı dedemi dövmesinler, sövmesinler. Küçük lastiğim için değil çığlığım. Nenemin anlattığı masalda bir çocuk vardı benden daha çocukken bir mağarada öldürmüşler onu. Mağarayı sarmışlar önce, çocuk korkmuş, ağlamak istemiş ama ağlayınca ölünüyormuş ‘ağlama’ demişler, o da susmuş ağlamamış ama yine de ölmüş. Hani ağlamasa ölmeyecekti. Hani masallarda kanatlı atlar, periler olurdu, iyileri kurtarırdı, kötü adamları öldürürdü. Onların masalında yoktu bunlar. Sonra masal çocuğu ben olmuştum. Ağlasam ölür müydük, ağlamasam kurtulur muyduk? Peki benim masalımın da mı kanatlı atları, perileri yoktu? Peki, kim kurtaracaktı bizi?”

Elindeki kemiklere bakarken geçmişe giden gerilla irkilir birden. Kulaklarında çınlayan sorunun yanıtı oluşunun gerçekliğinde sarsılır. Kim kurtaracaktı? Evet, kim kurtaracaktı! Gerilla için yanıtı net olan bu soruyu yıllar öncesine gidip yanıtlamak mümkün değildi. Geçmişin ve geleceğin mayasında, gerillanın yürüyüşüyle anlam bulan bu sorunun yanıtı olmak gerillanın yüreğine su serper. Gerillanın “biz” diyen sesi yankılanır mağarada. Sesin evrende yok olmayan sonsuz dolaşımındaki çocuk çığlıklarına gerillanın sesi de eklenir. PEKİ, KİM KURTARACAK BİZİ? BİZ! KİM KURTARACAK BİZİ? BİZ!

 

* Ah anam. Yine ’38 geri geldi. Köylerimizi yaktılar. Evlerimizi yıktılar.Kadın erkek herkesi öldürüyorlar. Bizden kök bırakmayacaklar.Siz bizden ne istiyorsunuz, bu zulüm bitsin artık…